Vortex

Dişleri hariç güzel bence

Sevgili blog. Gaspar Noe’nin iğrenç filmini izledim. Çok etkileyici bir filmdi ve sonu ağzıma sıçtı. Adam sanırım izleyiciyi şoke etmek adına end titles’ı başa almış. (Ben bunun medeniyetsiz seyirciye ayar çekmek adına yapıldığını sanmıştım) Bitti ve pat diye FIN yazdı. Salonda yaklaşık bir dakika sessizlik oldu. Güç bela Aliki’ye döndüğümde, yüzünün darmadağın olduğunu gördüm. Kendisine bira ısmarlamayı önerdim, ertesi gün iş olduğu için reddetti, bu yüzden şimdi yalnız başıma içmekteyim.

Biramı alıp masanın başına otururken filmin kritiğini yapmak fikri güzel gelmişti, şimdi düşünüyorum, hayır hiç de güzel değil. Film üzerine bişeyler yazabilmem için bir şeyler okumam gerekiyor önce, sonra okuduklarımın üzerinden biraz zaman geçmeli ki onları kendi fikirlerim zannedip yazıya dökebileyim.

Neyse. G. N. ne anlatmak istemiştir’e girmeden düşündüğüm/hissettiğim şeyleri yazcam şimdi, o kadar bira aldım çünkü bir çıktısı olsun.

SPOYLIR

Film birinci yarıda bana şunları düşündürdü:

Aslında ikisi de Alzheimer. Ama herifin sosyal becerileri gelişmiş olduğu için bunu kendinden de insanlardan da gizleyebiliyor. Bir şey üretemiyor fakat üretiyormuş gibi yapıyor, kendine aşırı hayran, hatta megaloman, fikirlerinde boğulmuş, bir bok yaptığı yok, kitabından bahsedip duruyor ama ne yazacağını bilmiyor, yazmaya başlayamıyor, yazılarının başına oturup sevgilisini arıyor, entelektüel arkadaşlarını filan arıyor, piiii Edgar Allan Poe’nun lafını bile yeni öğrenmiş, o kadar kitap okumuşsun be adam, muhtemelen bunu da yıllar önce okudun ve unuttun, şimdi bunamamış arkadaşına satmaya çalışıyorsun, bak nasıl da başından savdı seni. -Tanıdığım birkaç bir zamanlar fırtınalar estirirdim adamında gördüğüm bir şeyi gördüğümü, G. N’nin bunu anlatmak istediğini sanmıştım safça.

Filmin ikinci yarısının başında yaşlılığı, bunun hepimizin (başına gelebilecek olan herkesin ve gelmeyeceğini bilmeyeceği için gelemeyeceklerin de) ortak belası olduğu gerçeğini, bu, inkar edilemezliği -çileden çıkarıcı sinir bozucu sikimsonik boktan iğrenç şeyi, bunu nasıl aşamayacağımızı, ileri gidemeyeceğimizi, eninde sonunda ona varacağımızı düşündüm ve arkamdaki kikir kikir çiftin de -film bittiğinde kikirdemiyorlardı- bundan 50 60 yıl sonra filmdekilerle aynı yaşta olacağını ve hepimiz sağ olursak, belki kilometrelerce uzakta aynı kaderi paylaşırken benim bu filmi, yanımda oturan Aliki’yi, arka koltukta kikirdeyen çifti, onların da artık yaşlı insanlar olduğu gerçeğini, bu keyif kaçıran, bu yürek sıkıştıran rezilliği düşüneceğimi düşledim ve dedim ki insanın yapacak bir şeyi olmalı lan, 50 60 yıl önce gittiği filmde arka koltukta oturan neşeli çiftin artık yaşlı, belki bunamış ve günleri sayılı kişiler olduğunu düşünmemesinin bir yolu olmalı, olmak zorunda, yoksa hayat çıldırmadan atlatılamaz. (Belki o yol, 50 yıl sonra bulunur.) Biraz da umutla düşünmeye çalıştım bunu fakat film ilerledi ve içimde umuda dair hiçbir şey bırakmadı. Klozet sahnesinden sonra serbest düşüşe geçtim, müptezel oğul-babanın “ev, yaşayanlar içindir!”iyle ürperdim ve ölen yakınlarım, henüz ölmemişler ve ölümlü olduğum gerçeği aklımdan geçerken, aklımı oyarken, ağzıma s.çarken, gidenlerin geride bıraktıklarının da göz açıp kapayıncaya kadar yok oluşunu, tüm anılarıyla, on yıllarıyla, bütün bir geçmişiyle tükenip gidişini izledim ve G.N’ye lanet ettim.

Adam filmi “beyni kalbinden önce decompose olanlara” adamış.

Daha 58 yaşında.

ŞŞ

Godfather, Deha, Enflasyon ve Nostalji

Dün Aliki’yle Atlas’ta izledik. Seyirci duygulandı müziği duyunca. Ekranda Godfather yazınca alkışladı. (Star Wars 7’de de böyle olmuştu) Bitince de alkışladı. Ben utandım ve katılmadım. (O zaman da utanmıştım) Larger than life insanlar avuçları patlayasıya alkışlar. Her vesileyle şenliğe katılır. (Bence çok mutlu olmak lazım böyle şeyler için) Neyse yani güzel film. Üçüncü ya da dördüncü izleyişim olmalı. Neredeyse her sahnesi ölümsüzleşmiş. Boş sahne yok. Böyle filmler çekilmiyor artık. Uzun uzun boşluklar, sessizlikler –

Rahatsız etmeyen dolu

Godfather gibi filmler çekilmemesi dehanın tavsamasıyla mı ilgili yoksa modernleşmeyle mi. Six Feet Under’daki Ruth, çiçek yapma kursunda bir buket hazırlamıştı ve hoca yanına gelip nefes alacak yer olmadığına benzer bir şey söylemişti. Sonra kadın boşlukların önemini anladı. Boşluklar güzel, iyinin altını çiziyor kimileyin. Ama aşırı iyi? Altı çizilemeyecek denli iyi? Olabilecek en iyi yani? O, takdir edilmek için vasata ihtiyaç duymaz. O zaman boşluk filan da gerekmez. Bugünkü sinema dehaları eskiler kadar süper değil mi, yoksa çağın ruhuna uymak için mi uzun sessizliklerden medet umuyor. Bunu düşünüyorum, öylesine. (Sanki ciddi ciddi düşünsem Godfather gibi bişi çekecem -üşengeçlik megalomaniyi körüklüyor)

Fiyatlar

Sigaramın fiyatını unutmuşum. Dün “Ne kadardı?” dedim, 25’miş. “27 değil miydi, zam geri mi çekildi?” Yo, çekilmemiş. Bugün bira alırken aynı şey oldu. 23’ten aldım. “25 olmamış mıydı?” Olmamış. Garip zamanlar. Oturduğum apartmandaki dairelerde kiralar arası fark fazla açıldı. Benden 5 kat aşağıda, kot 2’de oturan komşumun kirası benimkinin neredeyse iki katı. Alt çaprazımdaki daire yabancılara kiralandı, benim ödediğim kiranın dört katını ödüyorlar. Bu enflasyon b.ku birilerini ciddi zengin edebilir. “Birilerinin kriz gördüğü yerde fırsat gören” insanlar için güzel zamanlar olmalı.

Devrimcilerin nostalji düşmanlığı

Kendilerine devrimci demeseler de, devrimcilere duydukları süper saygıları dolayısıyla “devrimci” olduklarına kani olduğum birkaç kişinin nostaljiye nefretini işitmişliğim var. S.kerim nostaljiyi havasındaydılar. Sebebini çözemiyorum. Bir de yanılmıyorsam 140 Journos’un son videolarından birinde konuşmacılardan biri (Levon Bey?) şuna benzer bir laf ediyor: “İnsan geçmişteki kendisini özler geçmişin kendisini değil”.

Yahu, değil be.

Ben kendim çok boktandım mesela 90’ların ortalarında fakat 90lar şeker gibiydi. Sırf İstiklal’deki ağaçlar, Sinem Han ve Serkildoryan yerinde olduğundan ve Kızılkayalar henüz günahsız olduğundan da değil. Sonra Paris çok güzeldi 2010ların ortasında ama ben yine tadına varamamıştım çünkü işsiz ve yalnızdım. -Ki Paris 10 yıl öncesinden çok da farklı değildir yani burada mesele nostalji değil. Burada mesele bence insanın “şimdi ve burada” duygusuyla geçinememesiyle ilgili, ki bu yüzden “carpe diem” totoloji değil aforizma gibi algılanıyor, anı yaşa ama içinde olduğun rezil anı değil, içinde olmadığını.

“Şimdi, burada” abartılıyor

Asıl güzel olan “şimdi, orada” olmak.

“Şimdi orada” olmayı çok isterdim, orası neresi olursa olsun, o yüzden Baudlaire’e nerede değilse orada iyi olacakmış gibi gelmiş, o yüzden Şanar Bey Şimdi İstanbul’da olmak istemiş (anasını satayım), Nazım Hikmet’in Piraye’yi uzaktan düşünmesi, şiirler yazması filan hep ondan. -Ne istediğini bilmediğinden filan değil. Bence.

Peki bu s.kimsonik paradoks psikoterapiyle çözülebilir mi.

Veya insan şimdi burada olup da şimdi orada gibi hissedebilir mi. -Balkonda ve denizde sanki olabiliyor. -Bunları çoğaltmalı. -Bunlar insanın mekandaki kendilik algısını şaşırtıyor, iyi geliyor.

Geçmişte gibi hissettiren yerler

Benim için, Sıracevizliler, Sıraselviler bir de Gayrettepe. Oraları çok seviyorum lan. Oralar hiç bitmesin.

Gerçekten seks yapabilen kimse var mı.

Seks konusunda herkes yalan söylüyor. Buna kani oldum. Birileri yaşadıkları şeyleri bire bin katıp anlatıyor, birileri hayallerle gerçekleri karıştırıyor, kötüsünü atıp iyisini cilalıyor ve birileri çok fazla porno izliyor -porno sıkıntılı, neden sıkıntılı, bize ekseriyetle normalde göremeyeceğimiz açıları gösteriyor -hayır, aynalar çare olmaz çünkü aynaya bakan partner de rahatsız edicidir, pozisyona göre ensesine filan vurasınız gelir çünkü muhatabının farklı açılardan nasıl göründüğünden çok kendisiyle ilgilenmektedir partner, o da insandır sonuçta.

Kimsenin seks yaptığı filan yok. Herkes seksi taklit ediyor. Porno izleyen bakirler ve bakirelerin taklit edişi fazla çiğ; biraz eyyam görmüşleri daha rafine ama eninde sonunda o da oynuyor. Mesele kişinin cinsel ilişki sırasında haz almasıysa eğer, gözler bir noktaya sabitlenir, nefes alış düzensizleşir, burun delikleri genişler, hiç de seyirlik görüntü değildir. Karşı tarafın hazzıysa, oral seks sırasında gereksiz atraksiyonları kesip atmak gerekir ama kimse makine gibi yapmak istemez o işi, kendi tarzını geliştirmek, ruhunu katmak filan ister ve saçmalar. (Çünkü olgunlaşacak, geliştirilecek bir şey yok orada, seks ilk çağlardan bu yana bildiğimiz seks). Partner de o çabaları takdir etmek adına ımmh ummh gibi sesler çıkarır. Yalandan yalandan. Çünkü hakiki inleme de güzel bişey değildir. -ŞİMDİ BÖYLE DİYORSUN. BELKİ GERÇEKTEN YAPABİLENLER VAR?

Seksi bihakkın yapabilen kimileri

Paris’te, Aliki’nin bir ev arkadaşı vardı. Biz üç arkadaş gece dışarı çıktığımızda bu Aliki -Rosa’ydı ismi- gecenin ilerleyen saatlerinde hepsi Meksikalı arkadaşlarıyla belirirdi, onun peşinden barlara girip çıkar sonunda yorgun düşüp evlere dağılırdık. Rosa eve mutlaka biriyle, bazen iki kişiyle dönerdi. Rosa’nın bu halleri Aliki’yi biraz tedirgin ederdi. Arkadaşının sağlığını düşünüyordu, biraz da evindeki eşyaların çalınmasından filan korkuyordu. Geceleri Rosa’nın bağırtılarından uyuyamadığından yakındığı bir gün gözlerini kocaman açıp “Seven lines…!” demişti, “Line ne demek” demiştim.

Rosa eve getirdiği kişilerin sonradan yüzüne bakmazdı. Aliki, Rosa’nın çığlık çığlığa seviştiği herifler tarafından sonradan telefonla arandığında nasıl panik olup meşgule attığını gülerek anlatırdı. Biz de gülerdik ama çok da anlam veremezdik. Rosa seksi seviyor mu sevmiyor mu. Belki yaşlandığında “gençliğimi yaşadım” diyebilmek için yapıyordu bunu. Belki de o kadar çılgın şeyler yapıyordu ki sonunda adamlardan tiksiniyor, yüzlerine bakası gelmiyordu -bunu biraz anlıyorum fakat devamlılığını çözemiyorum. İnsan böyle bir şeyi nasıl sürdürebilir. Yok edici, yıkıcı bir şey miydi acaba Rosa. Kravatlı, ciddiyetli, ağır kitaplar okuyup iyi müzikler dinleyen, kaliteli şaraplar içen adamların ipliğini pazara çıkarıp rezil edip köşeye fırlatıveren filan. Ne bileyim.

Sonra Aliki’nin “fantezi dünyası çok geniş” arkadaşı vardı. Tek eşli biriydi, Aliki’nin anlattığına göre o da iyi sevişiyordu. Onun maceralarını Aliki’den dinler hayret ederdim.

Bir de Lille’deki bir Aliki vardı. O detay vermezdi ama hiç geçinemediği sevgilisiyle yıllardır ayrılamamasını olağanüstü cinsel yaşamlarına bağlardı, o zaman gıpta ederdim ve düşünürdüm, acaba nasıl bir şey lan.

Biraz şeye benzetiyorum. İyi oyunculuk gibi. İyi oyunculuk çok rahat görünen ama aslında yapılışı hiç rahat olmayan bir şey sanki. Çok rahat olayım derseniz Flash tv gibi olur. Kamera ikiyle çarpar, tiyatro üçe beşe böler, yani yerine göre abartmak yerine göre gizlemek lazım, her halükarda diken üstündesin, rahatsızsın. Belki yanılıyorum. Belki asıl oyunculuk bu rahatsızlık duygusunu aştıktan sonra başlıyor. Belki seks için de böyledir. Anyways.

Kabus

Kabus gördüm yine. Gözüm yarı açılıyor, gördüğüm şeyle cebelleşiyorum. Onunla alay ediyorum, ona can vermeye, korkutmaya çalışıyorum çünkü ödümü patlatıyor. Sonra dokundum kabus nesnesine. Elleri vardı, parmaklarım onunkilere değdi ve dedim ki, hassskee. Kabusun yaratıcısı da dedi ki, “Al işte, gerçek, bak, parmakları da var, haydi sıkıysa korkma şimdi.” Uyandım. Sabahın köründe yan odadaki eşya taşıma seslerini dinledim, sorumluluğumdaki evin soyulduğunu düşündüm, gidip bakmak ve hırsızlara kızmak yerine Kuzey Güney’i açıp uyumaya devam ettim. Öğlende gittim, her şey yerli yerindeydi. Kabuslara bir çözüm bulmalı.

Kuzey Güney

Kuzey Güney’i üniversitedeyken, 15 Temmuz’dan sonra beni vatan haini olmakla suçlayan ama o zamanlar -uyyy, güzel zamanlar Gezi’den önceydi, 15 Temmuz’dan önceydi, bozulmamıştık, şendik, nefistik- çok iyi arkadaşım olan Aliki’nin annesi izliyordu, bana önermişti. Serseri Kıvanç Tatlıtuğ fikri aklıma hiç yatmamıştı ama Aliki’nin annesi diretmişti: Valla ben de düşününce hiç yakıştıramamıştım ama olmuş olmuş. Kıvanç iyi oynuyo, vallahi çok iyi oynuyo, izle!

Geçen ay Merve Boluğur ne yapar ne eder diye merak edip Ekşi’ye girdim, “Bizim için Kuzey Güney’in Zeynep’idir forever” tadında bir entry’nin üzerine Kuzey Güney’in Zeynepli sahnelerini izledim ve diziye tutuldum. Kıvanç Tatlıtuğ bence iyi bir oyuncu. Sesini, tonlamasını bu kadar değiştirebilmesi filan… Hapisten öncesi ve sonrası… Hele Güney’e (bak Gezi yok, 15 Temmuz yok, sen bok var gibi kardeşini sınıyorsun, fatal error) oyun ettiklerinde, “Ölmüş… ölmüş…” diye rol yapamayışı… Rol icabı rol yapamamayı becerebilmek, ne bileyim, bence süper bir şey.

ŞŞ

.

Airbnb, Netflix Sıkıcılığı, Kemerburgaz ve Yaşlanmak

Brigitte Bardot bize bir şey anlatıyor

Komşum kiracısı olduğu evde 10 yılı doldurduğu için ev sahibi kirasına çılgın zam yapmış. Böyle bir yasa varmış. Interestung, bilmiyordum. Kendisi bunun üzerine yazı şehir dışında geçirip evini Airbnb üzerinden yabancılara kiralamaya karar verdi. Geçen hafta komisyon karşılığında müşterilerle ilgilenip ilgilenemeyeceğimi sordu, böylece bir zamandır düşünegeldiğim taşınma fikrinden vazgeçtim. Gerçi hala kafam gidip geliyor. Levent’te çok güzel bir ev var sevgili blog, çatısında jakuzi yok ama İstanbul’u yukardan görüyor. Salonun ortasına küvet koyup camlara içeriyi göstermeyen film taktırabilirim, bu hayal beni çıldırtıyor. Ama işte komşu diyor ki: “Evlerimizin yeri çok iyi PM, bunu değerlendirmemiz lazım!”

Böyle komşular insanın hayatını Fransız romanlarına dönüştürebilir.

İşler güzel gelirse aldığım maaşın yarısı kadar bir ek gelirim olacak. Şimdilik karım geçen hafta çıkan misafirin dolapta bıraktığı bir şişe Gordon’s, yarısı içilmiş Jack Daniels ve ne olduğunu anlamadığım Rus içkileri. Hoş.

Kemerburgaz’da Hayat

Aliki ve zevcesi geçen hafta beni Kemerburgaz’a davet etti. İnternetteki fotoğraflarda yeşillikler, köprüler, yapay göller filan vardı. Gittiğimde pek de öyle olmadığını gördüm. Yolculuğum yanlış durakta beklediğim, sonra kahve alırken otobüsü kaçırdığım için, sonra da yanlış otobüse bindiğim için 2 saat sürdü. G.t donduran soğuklarından dolayı çok fazla yürümedik, otobüse binip Göktürk diye bir yere gittik. Bir sürü kafe bir aradaydı. Rüya saçmalığında geniş ve boş mekanlar vardı. Tatlılar ekseriyetle bayattı ya da biz yanlış tercihler yaptık. Dönerken, gece içeriz diye birkaç bira aldık, sigaralar hızla azaldı ama iki paket olduğu için sonun yakın olduğunu anlayamadık, anladığımızda tekellerin hepsi kapanmıştı.

Gece 01.00 sularında muhabbet anlamadığım bir şekilde “Batı’nın Ukraynalı ve Suriyeli mültecilere karşı takındığı ikiyüzlü tutuma” geldi, sarhoşluğun tesiriyle bir şeyler söyledim, birkaç dakika içinde kendimi “Mülkiyeli hocalarından bir b.k öğrenememiş Batı yalakası/Arap düşmanı/kültürel faşist” konumunda buldum. Bunu reddedemeyecek kadar sarhoş olduğum için savunmaya geçtim ve zırvalamanın dozunu arttırdım. İsrail’in kuruluşu meselesi açıldığında titreyip kendime döndüm, karşımdakiler Hamas’ı Taliban’la karşılaştırdığında dellendim ve onlara Filistinlilerin vatanını Yahudilere altın tepsiyle verdikleri için çemkirdim. Sonrasında tükürükler saçarak birbirimizi çelişkiye düşmekle suçladık. O zaman ben sigara istedim. Çok istedim. Ve tuvalete gittiğimde aklıma taksiyle Nişantaşı’na gidip sokağımdaki tekelden sigara alıp Kemerburgaz’a dönmek geldi. Aliki ve zevcesi bunun iyi bir fikir olmadığında diretti. Bunun üzerine telefonu alıp civardaki tekelleri bir bir aradım ve yarım saatin sonunda nihayet tekellerden biri 25 lira servis ücreti karşılığında birkaç şişe bira ile bir paket sigara getirmeye ikna oldu. Sigaralar geldikten sonra bir iki tane içip uyuduk. Sabaha kadar kabus gördüm. Bunlardan en kötüsü Zati Sungur ve Sunay Akın’ın stand up yaparken birbirine girdiği, sonra ikisinin bir olup benimle dalga geçtiği rüyaydı.

Dönüşte kartımda bakiye olmadığını söyledim, bankadan para çekerken pazarları saatte bir gelen bir dizi otobüs önümüzden geçti. Kartıma para yüklerken bakiyemin yeterli olduğunu gördüm. “He he he” diye güldüm Aliki ve zevcesine. 1 saat sonra bindiğim otobüste inene kadar ayakta gittim. Pazar gününü kendime gelmeye çalışarak geçirdim.

Netflix’te ilginç bir şey olmuyor

Sandra Bullock’un hapisten çıkıp marangozluk yapmaya çalıştığı bir film izledim. Ters köşe sevmiyorum ama Netflix’te izlediğim filmlerin hiçbirinde beklenmedik bir şey olmadı. Ya öyle ya böyle olacak, diye izliyorsun. Ya öyle, ya böyle oluyor. Netflix filmlerinde bir şeyler eksik. Sandra Bullock da yaşlanmış. Ben ergenken bu kadın romantik komedi filmlerinde oynardı. Julia Roberts gibi. O da yaşlandı. İkisinin de ağız yapısını beğenmezdim, ama bu ikilinin şimdiki haline bakınca bir kez daha anlıyorum ki yaşlılık başka bir şey. Yaşlılık, insana, kötü çıktığı fotoğrafları bile özletiyor. O yüzden 1 kötü çıktığımız fotoları silmiyoruz çünkü a. Onlar gözümüze güzel görünecek. b. Onlar bize “zaten eskiden de tipsizmişim” tesellisi verecek. 2:

87 yaşındasın ya şimdi sen

Şimdi sen 87 yaşındasın ya, hani diyordun ya bu yaşa gelmem, kapıları açmak, otobüslere binmek, merdiven çıkmak, yemek yemek, aşık olmak, seks yapmak niye zor olsun filan diye düşünüyordun ya… Onları yapmak hiç de öyle kolay değilmiş. Aslında hep zormuş, eskiden sana kolay geliyormuş. Filan. Böyle düşünmek lazım. Çünkü Brigitte Bardot’ya oldu böyle. Yani olmuştur bence. O otobüse binmiyordur tabii.

Neden yatakta zıplamıyorsun mesela? Ben 10 yaşında kendi kendime söz vermiştim, kovalamaca oynamaktan, yatakta zıplamaktan filan 30 yaşından sonra da vazgeçmeyecektim. Sıkıcı yetişkin olmayacaktım. Bunların cazip gelemeyeceği bir hayatım olmayacaktı. Ama oldu. O yüzden işte, galiba şey yapmak lazım… Kolay ve mümkün olan her şeyi sürekli yapmak lazım. Çünkü sürekliliği yok bunların. Bak Brigitte Bardot neydi ne oldu.

Hazin.

ŞŞ

Bir Kez Daha Yengeç Dönencesi

Dönence.

Bu defa sevdim kitabı. Paris’te işsiz güçsüz sürten ve aç kalmamak için akşamları dostlarının evine kendini davet ettiren H. M. yaşlı arkadaşının karısıyla masa altından oynaşırken, bir konserde içi geçerken, arkadaşı işemesi gereken yerlere sıçarken zannediyorum açlıkla hepten kamçılanan bir hayal gücüyle kendisine ve insanlığa dair ilginç tespitler yapıyor, sanki biraz da abartıyor. Tahta kuruları ve tarihi geçmiş süt bence sayfalarca lafı edilecek bir şey değil.

Lakin bazı insanlar, benimle birebir aynı deneyimi yaşayıp öyle bir anlatıyor ki kendimi sorguluyorum. Özellikle Yengeç Dönencesi gibi bir şey söz konusu olduğunda -her ne kadar o dönemin Paris’ini bilmesem de- kendimi sorgulamak zorundayım çünkü H. M. sorgulanamaz. Adam sanat eseri yazmış, herkes öyle diyor. Kırmızı Pelerinli Kent’i okurken de böyle hissetmiştim. Brezilya’da yaşayan çok az yabancı Rio’yu Aslı Erdoğan gibi deneyimlemiştir herhalde. Belki A. E. de tam olarak anlattığı gibi deneyimlemedi. Yazarın abartısı nerede devreye giriyor? Yaşarken mi, yazarken mi? İlk taslakta mı? Üçüncü ya da beşinci düzeltmede mi? Bunu merak ediyorum.

Belki de mesele algılarla ilgili. Bazı insanların algıları fazla açık. Yoğun ve hissederek yaşıyorlar. H. M herhalde öyle biriymiş.

Aklıma takılan bir diğer mevzu böyle yazan tiplerin (bana biraz Jean Genet’yi hatırlattı) bunları ne ara nasıl yazdığı. Yani tam konserdeyken notlar alıp eve gidip temize mi çekmiş, yoksa eve gelip (Ertesi gün? Birkaç hafta sonra? Paris’ten döndükten sonra?) belleğinde kalan tortuları mı aktarmış. Nabokov küçük küçük notlar alıyormuş, H. M’nin anlattıklarının içeriğine bakınca bu pek mümkün değil gibi. Adam rahat yüzü görmemiş. Bununla birlikte Mehmet Güreli kitaptaki Paris’in büyüleyici ve baştan çıkarıcı filan olduğundan söz ediyor ki aklım almıyor. Benim okuduğum bayağı, sefil, rezil bir Paris. İnsan uzaktayken bile kaçmak ister.

Kitaptaki karakterler H.M’nin çağdaşı yazar ve şairler midir diye merak edip internette aradım, açık açık şu şudur, bu budur gibi bir şey yok. Mona galiba gerçekten karısıymış ama isim farklı. Kendi adı farklı mı? Kendisine Henry diyen yok, bir yerde adı söylenmişse de dikkatimden kaçmış olabilir -kitabın tamamı dikkatten kaçabilecek denli kırılgan bir üslupla yazılmış, galiba bu yüzden ilk başta okuyamadım- Hintli biri Andree demeye çalışıyor, bir de yakın arkadaşı var ikisi birbirlerine Joe (John muydu yoksa) diye hitap ediyor.

Neyse. Bugün battaniyeyi üzerime çekip sadece okudum. Sanırım her gün her şeyi az biraz yapmak değil de bir günü tek bir şeye ayırmak fıtratıma daha uygun. İnsanlar protestan ahlakı boku ve onun giderek modernleşen versiyonlarının -ve kaçınılmaz olarak antilerinin- etkisine o kadar girdi ki kendini çözemiyor. Haftayı eylemlere bölmek ve her gün tek bir şeyle uğraşmak bazı insanlar için süper olabilir.

Ukrayna’yı seksi bir adam yönetiyor

Seksi Zelenski

Savaş tabii tatsız şey. Ama ezilen tarafla kimlik üzerinden bağ kuramayınca en trajik görünen savaş bile zincirleme otobüs kazası gibi bir şeye dönüşüyor. Bununla birlikte Zelenski hoşuma gidiyor. Rusya bu insanı indirirse üzüleceğim. Çok tatlı suratı var.

Bir yayında -hangi yayındı unuttum şimdi- Rusya ile Ukrayna’nın savaşını Türkiye’nin Azerbaycan’la savaşına benzetti biri. Kimdi onu da hatırlamıyorum. “Çok süper bir örnek olmayabilir ama…” diye geveledi fakat yine de bir örnektir. Bunu aklım almıyor. İnsan kendi gibi gördüğü bir milletin üzerine nasıl bombalar yağdırır. Gerçi asker sorgulamaz, Putin’in zaten şeyinde değildir, Rusya halkı desen zaten onlar istemiyormuş galiba savaşmayı. Gelgelelim bir şekilde bir şeyler oluyor.

Anyways.

Jean Genet bir kitabında ya da röportajında 2. Dünya Savaşı’nda kendi ülkesinin genç ve güzel vücutlu adamlar tarafından kana boyanmasını izlerken duyduğu hazdan -nereyi tırnak içine alacağımı bilemedim ama rahmetli kesinlikle buna benzer bişeyler söyledi- söz ediyordu. Yüzeyselliğimin onun zarafetine yaklaşabilmesini çok isterdim. Felaketlerin ortasında olana yakışabilir böylesi, Jean Genet böyle lafları Filistin için söylemezdi, ki söylemedi de. Felaketi kilometrelerce uzaktan gördüğüm an sıvıştığıma göre asla zarif olamayacağım, kahretsin! demişken bir başka Slav güzeli:

Öldü bu.

2014’te “Böylelerine bir şey olmuyor işte” diyerek izlediğim şakalara komikliklere meze olan videosundan birkaç yıl sonra öldü. Belki ağzında sigarasıyla filan. Oluyor yani. Herkese her şey olabiliyor.

Bu güzel herifler savaşsız bir dünyada playboy filan olabilirdi. Şimdi Orta Sayfa’nın tekrarını dinliyorum, Nevşin bir kez daha “nükleer ikinci kez kullanılamaz” diyor. Sahiden olabilir mi. Rusya Ukrayna’ya saldırdığında, kalan eşyalarımı almaya gittiğim Lille’deydim, uyandım ve Aliki’ye saati sordum. Aliki saati söyledikten sonra (İtalyan bir Aliki’ydi) “Ruuusssia attaaack Ukraaaine.” dedi. “Veeery bad. That’s veeery bad.” Evet, dedim, sahiden öyle. Bir sabah böyle saati sorduğum başka biri “Rusya Kiev’e atom bombası attı” deyiverebilir. O dünyaya da alışırız. Gerçi Nevşin öyle bir şey olursa dünyanın yok olacağını söyledi. Bilmiyorum. Kalabilir de. Yarısı yanmış filan.

Kadınlar ve Adamlar

Bugün zihnimdeki çirkin tilkiler yine pis pis tartıştı. Piç tilki kadınlık halleriyle dalga geçti, “Muayyen gününüzde seks yapamazsınız, anal seks yapmak isteseniz aç kalmanız gerekir, ileri derece oral seks desen onda da öyle, oysa biz öyle miyiz, haldır huldur her türlü ve her durumda girişiyoruz ha ha ha ho ho ho”. Orospu tilki dedi ki, “Senin bu dediğin sosyolojik bişey y..ram. Eğer bu mevzular erkeklerde olsaydı kusarak ve sıçarak yine öteki cinsi rezil etmekten hoşnut olurdu.” “Yeah, it is about building your own zone” diyerek onu destekledi dilini çok anlayamadığım zeki tilki. Zannederim erkekliğin bir mücadeleyle kazanılmış olduğunu anlatmak istiyordu. Kadın da erkek de olsam vücut ifrazatlarımı partnerime karşı silah olarak kullanmayacağımı söyleyerek sıyırdım kendimi onlardan. Aralarında pis pis tartışmaya devam etsinler. Benim meselem değil.

ŞŞ

İş İşleri, Doların Önlenemez Yükselişi, Random Gülmek, Haruki Murakami’nin İzinde

Yine bir iş işini batırdım. İnsanlarla geçinemiyorum. Bununla birlikte gün boyunca şarkı mırıldanıp seke seke yürüdüm. 4 yıl önce kovulduğumda da böyle sevinmiştim. Terapistim bunu kendine zarar verme gibi bir şey olarak açıklamıştı. Hiç aklıma yatmamıştı. İnsanları hayal kırıklığına uğratmakta hafifletici bir şey var. Özellikle de sizden beklentileri yersizse.

Sakin kalmak ne kadar zor. Aliki, beni 4 yıl önce kovan patronunun kendisine yazmış olduğu 2 sayfalık maili ve o maile vermiş olduğu cevabı okutmuştu bana. “Laf kalabalığı :)” gibi bir cevap vermişti. 2 sayfadaki tek bir cümleye bile kitlenmemiş, sadece “laf kalabalığı” yazıp adamı yazdığı uzun uzun satırlarla baş başa bırakmış. Bence beni kovan patronum bunu bir sorgulamıştır. Hatta belki artık hiç kimseye uzun mail atmama kararı almıştır ama bildiğim bir şey varsa bunu yapan insanın pek değişmediği. (Uzun mail atmak yasaklanmalı) Neyse işte beni kovan patronuma o cevabı veren Aliki’nin rahatlığına ulaşmak istiyorum, ama belki de cevabı yazarken onun da eli ayağı titriyordu. Belki kestane balının diyarı Zonguldak’tan seslenen adamın bile içinde fırtınalar kopuyordu. Ne bileyim. Cool görünmek isterdim biraz, Allahım beni biraz olsun cool yap, çok az.

Dolar.

Doların yükselişi ne tuhaf. Nasıl da önlenemez. İnsana “hiçbir şey için geç değil!”i hatırlatıyor. Mesela ben azdan çoktan arttırıp dolar aldığımda, “hmm, bekleseydin” diyenler olmuştu. Şimdi onlar “keşke” diyor, ben de geç olmadığını hatırlatıyorum. İnsan ciddi dolar alsa, şu batışta bir teselli bulabilir ama, onu anladım. Kredi çekip dolar alanlar vardır kesin, belki onlar daha da boka döndürüyordur bu vaziyeti. Kötü. İktisat 101’de gördüğümüz o 1’li 0’lı oyun anlamını kaybediyor giderek. Hepimiz kazanalım diye bir şey yok. Birileri çok önde başlamış. Birilerinin çok güzel dolarları var.

Eğer g.tümü toparlayabilirsem biraz olsun, hayallerime terapi ve masajın yanında her ay bir miktar parayla borsaya girmeyi de ekledim. 1 senenin sonunda hala her ay para koymam gerekirse bırakırım zaten bana göre değil demektir. Hımm. Çok güzel reklamlar vardı eskiden. İç sesleri kendilerine “AL AL AL – SAT SAT SAT” diyen güzel gömlekli hoş bilekli seksi saatli baylar… Kadın değil adamdı bunlar hep evet, cinsiyetçi minsiyetçi ama seksiydiler işte. Seksi olmak için tasarlanmamışlardı belki ama hetero kadınların hoşuna gidiyordur bence parayla oynayan erkekler. Geylerin de belki gidiyordur. GEYLER ADINA KONUŞMA GZEKALI. ok. O reklamlar seksiydi Allahım o reklamları da geri getir. Zengin ve seksi adamlar alıp satıp batırsın.

Cin Fikir

Bana sanki random gülen insanlar rahat, kalender ve eğlenceli tipler, normal gülenler kafa açıcıymış gibi gelir. Random gülen kasıntı insanlar da tanıdım ama tüm uyuzluklarına rağmen random güldükleri anlarda sevdim onları. Kendim bunu yapamıyorum f klavye kullandığım için. Şöyle oluyor: lamkiemlakuiemakieaki. Bazen özenip zor bela random gülmeye çalışıyorum ama zorlama oluyor. İşte geçtiğimiz günlerde ben şunu düşündüm: Güleceğim zaman klavyeyi q’ya çevireceğim dfkjslşdfkdsfskfjadkjf.

Haruki Murakami’nin bir kitabını daha okudum

Yaban Koyunu’nun İzinde’yi okudum. Şimdiye kadar okuduklarımdan yola çıkarak diyorum ki bu adamın yarattığı gizemli/kötü (iyi ve kötünün ötesindeler aslında) karakterler çok zarif. Keşke fanatik AKP’liler öyle tipler olsa. Bir Murakami kitabının karanlık tarafına düşmek bile sanki o kadar kötü olmazdı. Aslında kitabı yeni bitirdiğim sırada bir şeyler yazmaya niyetlenmiştim. Tekrarlayan temalardan, dünyanın biçim değiştirdiği, tanıdık olmayan bir kisveye büründüğü anları tarif edişinden filan bahsedecektim. O tarifleri çok iyi, sanki gerçekten gizli geçitlerden, karanlıkların, ormanların içinden geçmiş. Bununla birlikte Murakami çıkıp “Ne anlattığımı ben de bilmiyorum” dese inanırım.

Çocukken ben şunu çok severdim ya.

ŞŞ

Savruluyor her şey

Masaşüses’te bir şeyler oluyor

Alzheimer konulu iki film izlemiştim. İkinciyi geçen haftalarda sinemada izledim: The Father. Diğeri Still Alice’ti. Tesadüfen çok yakın bir tarihte izlemiştim onu da. Davşanlı çay fincanlı Alice’i hiç öyle hayal etmezdim. İyi filmdi bence. İki filmde de bunayan karakterlerin yitirdiklerine yakındığı (emek verdiğim her şey ellerimden kayıp gidiyor/yapraklarım dökülüyor) anlar vardı. Bu boktanlık aslında hayata içkin. Küçüklü büyüklü bilinçli yitirişler var. Bu yılın başında çektiğim bir videoda herkes hayatta ve komşum evden gitmemiş. (Komşum boşandı, taşındı ve sırra kadem bastı sevgili blog, beni oturduğum eve bağlayan üç beş şeyden biriydi, üzülüyorum) Hayat böyle piç. Hem elinden alıyor, hem de it gibi aldığı şeyi hatırlatıyor. Alternatifi tuvaletin yerini de unutturup seni rezil etmek.

Filmdeki yarı bilinçli yakınmalar canımı sıkmıştı. Tanışıp kaybettiklerimi, çok sevip kaybettiklerimi, biriktirip kaybettiklerimi filan düşünüp dedim ki, bunlar aslında kazanımdı da bir zaman, yani tam kayıp sayılmaz, break-even. Bir şeyi ölümüyle eşitlemek hayata haksızlık. Hayır, asıl haksızlık termodinamiğin kaçıncı olduğunu unuttuğum sikko yasası. Ve şimdinin ele avuca gelmezliği. Türkiyeli erkek şairler “şimdi”yi kadına benzetip sövmüş müdür acaba? Kesin yapmışlardır. O mısralar şimdi imdadıma yetişmeli.

Son bir ay içinde önem sırası giderek azalan üç şeyi peş peşe yitirdim. (Aslında ikinciyi muhtemelen yıllar önce yitirmişim, şimdi haberim oldu. Aleequi, Lille’den dönerken yanımda götüremeyip sonradan almak üzere kendisine emanet ettiğim 5 koliyi -kimseye yıllarca 5 koli emanet etmeyeceksin, babanın oğluna bile- kaybetmiş. (Taşınırken atmış). İçinde günlüklerimin, mektuplarımın, hediyelerin, çizimlerimin, yüzlerce kitabın ve buradaki Aliki’nin canımı pek acıtan sözleriyle “unutup gittiğim ama görünce kim bilir görünce nasıl sevineceğim” şeylerin olduğu 5 koli dolusu hatıra, çöpe atıldı ve yakıldı. -Ölüler de gömülüyor. -1 nesil öncesini tanımıyoruz. -Evren bir gün yok olacak. -İnsan aldığı kadar deliriyor.

Yazarlar ve tarzları

Rüzgarın Şarkısı’nı okudum. Murakami önce İngilizce yazmış sonra Japoncaya çevirmiş ve işte bu “onun tarzı” olmuş. Ne güzel insansın sen HM. Yazar olduğunu anladığı anı, o ana kadarki hayatını, yalpalamalarını, savruluşlarını anlatıyor. Böyle şeyleri okumayı seviyorum. Sigmund Freud’un özgeçmişi gibi değil bunlar, sıradan bir hayat sürerken birden içlerindeki cevher… Filan. Ölene kadar insan buna inanıp mutlu olabilir. Bazen kendimi, batırdığım her şeyi toparlamak üzere yerime geçen becerikli biri olarak hayal ediyorum. Etkisi çok uzun sürmüyor ama o an iyi geliyor.

Dolar 1.5 lira iken ben…

Okuldan çıkmış, Sarıyer minibüsüyle Beşiktaş’a gidiyordum. Platonik aşkım 100 kiloluk biriydi ve arkamda oturuyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken 300 doların 450 lira olduğunu söylemişti. Hem o yaşta dolardan anlamasına, hem zihinden aritmetiğinin hızına hayran olmuştum. Ne işi vardı ki dolarla acaba. Bu zat beni hiç de sevmez, alay ederdi. Acaba hala şişman mıdır. Yatakta iyi midir. -12 yaşındayken iyi olduğunu iddia ediyordu. Anyways…

ŞŞ

Çelebi’yi düşünüyorum.

Sevgili blog, bir zamandır Kulüp’teki Çelebi’yi düşünüyorum. Kulüb’ü ilk bölümden itibaren güzel bir şey izlemekte olduğumu bilerek izledim: “Pm, Aşk-ı Memnu’yu, Hatırla Sevgil’iyi, Süper Baba’yı andığın gibi özlemle anacağın bir diziye başlıyorsun ve önünde altı bölüm var, ne mutlu sana!” Böyle dedim ve bir gecede bitirdim. Fakat o geceden beridir -yaklaşık üç gündür- başka bir şey yapamaz haldeyim. Önümde tonlarca değilse de epey birikmiş iş var fakat ben koltuğa oturuyorum ve dümdüz duvara bakıp Çelebi’yi düşünüyorum. Baştan aşağı boktan bir karakter yaratıp olumlu özellik namına sadece “belli bir yaşın üzerinde makam sahibi erkek sevecenliği” eklemişler. (Gerçekten adamın başka olumlu özelliği yok) Peki bunun neresi çekici? Düşününce, böyle biriyle gerçek hayatta karşılaşmak fazlasıyla mümkün, fakat sevmek imkansız. Bu imkansızlık canımı çok sıkıyor. Çelebi’nin gerçek olmayışı değil, hayatın gerçek olması: Hayat tatsız tuzsuz ve kötü insanlar müziksiz.

Acaba Çelebi’ye ne olacak. Türk dizilerinde bir zamandır gri karakterlere yer veriliyor, ama çoğunlukla şöyle bir seyir izliyor bu: Adam/kadın kötü, rezil biri. Sonra içinde gizli saklı iyi. Derken suçluluktan ağlamalar, günah çıkarmalar. Onu s.ktim, bunu öldürdüm, Allah beni kahretsin. Güvercinleri seven, Rachel’e annesinin babasını öldürdüğünü söylemeyen, Fatma’nın hüviyetini geri veren Çelebi umarım senaristlerin elinde pür-i pak bir karaktere dönüşmez. Son ana kadar gri kalıp sonra kötüye teslim olup zayıflıkları içinde ölmeyi hatta öldürülmeyi hak ediyor.

Başkalarıyla birlikte batmak

Herkesin durumunun kötü olduğunu düşünüp kendime kızmamaya çalışıyorum. Asgari ücret sanırım geçen yıl aldığım maaşın birkaç tık üzerinde olacak. Geçen yıl ben o maaşı duyduğumda “e, iyi” demiştim. Benimle aynı işi yapan insanlar dudak bükmüştü: Enayisin, o paraya çalışılır mı vb. Fakat aklımı yitirmek üzereydim işsizlikten. Sonra işlilikten yitirdim. Benim sonum ne olacak. Ya da bir sonum olacak mı. Bir ipin ucunda sallanıyor gibiyim, ok tamam herkes böyle. Ama yani.

Aslında herkes batmıyor

Sanki eğlence sektörü bir şekilde batmıyor. Ama orada maaşlar arasında büyük uçurumlar var. Bir filmin yapımında gelirin bu kadar düzensiz dağılması, oyuncuların ışıkçıya, kameramana höt zöt edebilmesi… Aslında bütün beceriksizliklerine rağmen Cüneyt Özdemir’in rejiyi çocuk gibi azarlaması filan da… Muhtemelen “reji” bir kişi ve yaşı otuzun üzerinde. Canlı yayında, belki eşi dostu da izlerken C. Ö’nün o laflarına, “yapacağın işi s.keyim” bakışlarına maruz kalıyor. Maaşın iyi olsa da çekilmez böyle şey. Ve C. Ö. pek çoklarına göre gazetecilik yapmaz, büyük çoğunluk nezdinde mizahı da kıvıramazken canlı yayında çatur çutur para kazanıyor. Böyle şeyleri işte, galiba kıskanıyorum. Belki yirmili yaşlarımda Kuzey ülkelerinde boş beleş gezeceğime Afganistan’dan haber geçseydim bugün bu halde olmazdım. Yirmili yaşlarının insanın kaderini belirlemesi ne boktan. İstisnalar olsa da 30’undan sonra çok büyük bir şey yapamıyorsun. Üstelik hayatın güzel kısmı bitmiş oluyor. Bunlara mizahi yaklaşmak istiyorum ama olmuyor. Gidip marketten Nutella alacağım yoksa bu gece geçmeyecek.

ŞŞ

Baba Zula, Jackie Brown, BoJack Horseman, Uykusuzluk

Y.rak kafalı gençler

Baba Zula çocukluğumdan beri var. Tuhafıma gidiyor. Küçükken kuzenimin arkadaşlarından duyardım, biraz ürkerdim. Benim yaşım barlara girmeye tutmazken “gençler” babalı zulalı konserlerde içip dağıtıyordu. Alkol, seks, Baba Zula, üff, ne hayatlar, İstiklal, Kemancı, Zincir…. Gençler o zaman da uzaylı gibi geliyordu, şimdi de öyle. Halbuki bir ara genç olmuş olmam lazım. Neyse, Baba Zula hala var ve bu tuhafıma gidiyor. Geçtiğimiz günlerde Şişli’ye geldiler. Güzel güzel şarkı söyleyip gittiler. Ben yine kafamı taktığım şeyi düşündüm. İnsanın kafayı taktığı bir şey olması çok kötü. Baba Zula konserinde bile sürekli aynı boku düşünüp duruyorsun.

Neyse, Jackie Brown filmine de sanırım kuzenimin arkadaşları götürmüştü. 9 10 yaşında filandım. Ablalar kendi aralarında konuşuyordu ve ben müthiş sıkılıyordum. Sonra “sinemaya gidelim” deyiverdi içlerinden biri. Müthiş sevinmiştim. Gazetenin sinema sayfasını açtık. Afişinde topu potadan geçiren bir köpeğin olduğu filmi gözüm kesti, diğerlerinin de onu beğeneceğini umdum (nihayetinde yanınızda çocuk var değil mi aq) ama kuzenimin g.t arkadaşları Jackie Brown’u seçti. İtiraz edecek oldum, kızlardan biri “ama tatlım başka film de yok ki!” dedi, köpekli filme fiske vurup “yani buna mı gidecez şimdi uahahahaha” diye güldü. Sonuç olarak izlediğim ilk Tarantino filminden bir b.k anlamadım. Too bad, seks ve alkol için yaş sınırı var ama sinema için yok. Tarantino önyargımı 20’li yaşlarımda kırabildim, Jackie Brown’u izlemeye cesaret edebilmem içinse 20 yıldan fazlası gerekti.

Güzel filmmiş.

BoJack Horseman

İngilizcem yetmediği için büyük ölçüde kaçırıyorum ama arada bir yakaladığımda anlıyorum: Bu dizide çeviride kaybolan çok fazla güzel espri var. Hazin. İngilizcemi mükemmelleştirmek yerine Japonca öğrendiğim için bazen şüpheye düşecek oluyorum ama BoJack seviyesi için çalışılabilecek bir kitap yoktur sanırım, direkt ülkeye filan gitmek lazım. Tokyo’ya gidebilecek miyim acaba. Tokyo’da bir hayatım olacak mı. Yoksa o canım başkent de sadece mutsuz ve çaresiz hissettiğim anlarda aklıma getirip “İyi ki orası var” dediğim teselli-kentlerden biri olarak mı kalacak. Bazen bir resmin ardına düşüyorsun ve içine girince, etrafını görünce yani, ne bileyim, kadrajın dışındakiler o kadar sıkıcı ve monoton oluyor ki, ben, diyorsun, buraya ne diye geldim. Ben bunu istememiştim. Fotoğraflarda çok daha güzeldi.

Anadolu Yok

Güzel filmdi ve Tokyo’yu düşünürken aklıma geldi. Sanıyorum Bülent Üstün’ün bir karikatürüydü, ABD seyahatini anlatıyordu: “Çok ilginç meğer aslında Amerika diye biyer yokmuş”. Havaalanında şapkalı gözlüklü pardesülü adamlar onu bir odaya kapatıp kimseye Amerika’nın olmadığını söylememesi için tehdit ediyorlar, eline fotoğraflar, anahtarlıklar, New York kartpostalları filan tutuşturup gönderiyorlar: “Al, arkadaşlarına bunları göster! Bunlardan hediye et! Eğer söylersen s.çarız ağzına!”

Acaba Anadolu Yok’un yönetmeni bu karikatürü görmüş müdür, esinlenmiş midir.

Veba Geceleri’ni Okuyamıyorum

Artık günde sadece 100-150 sayfa okuyabildiği için yakınan Aliki’ye Veba Geceleri’ni haftalardır okumaya çalıştığımı ve bir türlü içinden çıkamadığımı söyledim. Kristeva bile bu kadar zorlamamıştı. 160. sayfadayım ve biraz olsun ilgimi çekmeyi başaran yegane karakter kitabın başında öldü, o zamandan beri ne olup bittiğini anlamıyorum. Var olmayan bir evrende, okurun kendini özdeşleştiremeyeceği karakterlerin hikayesini anlatarak O. P. nereye varmak istemektedir. Gerçekten anlamıyorum.

Aliki dedi ki, sıkıcı diyen 5. kişisin okuma siktir et. Ben de öyle yaptım. Ceza olarak okumadığım eski kitapları çıkarıp onlardan birine yeniden giriştim. Şimdilik iyi gidiyor. Bakalım. -Salak başlığı değiştiremiyorum. Veba Gecelerini’de ekleyecektim halbuki. Neyse.

ŞŞ