İş İşleri, Doların Önlenemez Yükselişi, Random Gülmek, Haruki Murakami’nin İzinde

Yine bir iş işini batırdım. İnsanlarla geçinemiyorum. Bununla birlikte gün boyunca şarkı mırıldanıp seke seke yürüdüm. 4 yıl önce kovulduğumda da böyle sevinmiştim. Terapistim bunu kendine zarar verme gibi bir şey olarak açıklamıştı. Hiç aklıma yatmamıştı. İnsanları hayal kırıklığına uğratmakta hafifletici bir şey var. Özellikle de sizden beklentileri yersizse.

Sakin kalmak ne kadar zor. Aliki, beni 4 yıl önce kovan patronunun kendisine yazmış olduğu 2 sayfalık maili ve o maile vermiş olduğu cevabı okutmuştu bana. “Laf kalabalığı :)” gibi bir cevap vermişti. 2 sayfadaki tek bir cümleye bile kitlenmemiş, sadece “laf kalabalığı” yazıp adamı yazdığı uzun uzun satırlarla baş başa bırakmış. Bence beni kovan patronum bunu bir sorgulamıştır. Hatta belki artık hiç kimseye uzun mail atmama kararı almıştır ama bildiğim bir şey varsa bunu yapan insanın pek değişmediği. (Uzun mail atmak yasaklanmalı) Neyse işte beni kovan patronuma o cevabı veren Aliki’nin rahatlığına ulaşmak istiyorum, ama belki de cevabı yazarken onun da eli ayağı titriyordu. Belki kestane balının diyarı Zonguldak’tan seslenen adamın bile içinde fırtınalar kopuyordu. Ne bileyim. Cool görünmek isterdim biraz, Allahım beni biraz olsun cool yap, çok az.

Dolar.

Doların yükselişi ne tuhaf. Nasıl da önlenemez. İnsana “hiçbir şey için geç değil!”i hatırlatıyor. Mesela ben azdan çoktan arttırıp dolar aldığımda, “hmm, bekleseydin” diyenler olmuştu. Şimdi onlar “keşke” diyor, ben de geç olmadığını hatırlatıyorum. İnsan ciddi dolar alsa, şu batışta bir teselli bulabilir ama, onu anladım. Kredi çekip dolar alanlar vardır kesin, belki onlar daha da boka döndürüyordur bu vaziyeti. Kötü. İktisat 101’de gördüğümüz o 1’li 0’lı oyun anlamını kaybediyor giderek. Hepimiz kazanalım diye bir şey yok. Birileri çok önde başlamış. Birilerinin çok güzel dolarları var.

Eğer g.tümü toparlayabilirsem biraz olsun, hayallerime terapi ve masajın yanında her ay bir miktar parayla borsaya girmeyi de ekledim. 1 senenin sonunda hala her ay para koymam gerekirse bırakırım zaten bana göre değil demektir. Hımm. Çok güzel reklamlar vardı eskiden. İç sesleri kendilerine “AL AL AL – SAT SAT SAT” diyen güzel gömlekli hoş bilekli seksi saatli baylar… Kadın değil adamdı bunlar hep evet, cinsiyetçi minsiyetçi ama seksiydiler işte. Seksi olmak için tasarlanmamışlardı belki ama hetero kadınların hoşuna gidiyordur bence parayla oynayan erkekler. Geylerin de belki gidiyordur. GEYLER ADINA KONUŞMA GZEKALI. ok. O reklamlar seksiydi Allahım o reklamları da geri getir. Zengin ve seksi adamlar alıp satıp batırsın.

Cin Fikir

Bana sanki random gülen insanlar rahat, kalender ve eğlenceli tipler, normal gülenler kafa açıcıymış gibi gelir. Random gülen kasıntı insanlar da tanıdım ama tüm uyuzluklarına rağmen random güldükleri anlarda sevdim onları. Kendim bunu yapamıyorum f klavye kullandığım için. Şöyle oluyor: lamkiemlakuiemakieaki. Bazen özenip zor bela random gülmeye çalışıyorum ama zorlama oluyor. İşte geçtiğimiz günlerde ben şunu düşündüm: Güleceğim zaman klavyeyi q’ya çevireceğim dfkjslşdfkdsfskfjadkjf.

Haruki Murakami’nin bir kitabını daha okudum

Yaban Koyunu’nun İzinde’yi okudum. Şimdiye kadar okuduklarımdan yola çıkarak diyorum ki bu adamın yarattığı gizemli/kötü (iyi ve kötünün ötesindeler aslında) karakterler çok zarif. Keşke fanatik AKP’liler öyle tipler olsa. Bir Murakami kitabının karanlık tarafına düşmek bile sanki o kadar kötü olmazdı. Aslında kitabı yeni bitirdiğim sırada bir şeyler yazmaya niyetlenmiştim. Tekrarlayan temalardan, dünyanın biçim değiştirdiği, tanıdık olmayan bir kisveye büründüğü anları tarif edişinden filan bahsedecektim. O tarifleri çok iyi, sanki gerçekten gizli geçitlerden, karanlıkların, ormanların içinden geçmiş. Bununla birlikte Murakami çıkıp “Ne anlattığımı ben de bilmiyorum” dese inanırım.

Çocukken ben şunu çok severdim ya.

ŞŞ

Savruluyor her şey

Masaşüses’te bir şeyler oluyor

Alzheimer konulu iki film izlemiştim. İkinciyi geçen haftalarda sinemada izledim: The Father. Diğeri Still Alice’ti. Tesadüfen çok yakın bir tarihte izlemiştim onu da. Davşanlı çay fincanlı Alice’i hiç öyle hayal etmezdim. İyi filmdi bence. İki filmde de bunayan karakterlerin yitirdiklerine yakındığı (emek verdiğim her şey ellerimden kayıp gidiyor/yapraklarım dökülüyor) anlar vardı. Bu boktanlık aslında hayata içkin. Küçüklü büyüklü bilinçli yitirişler var. Bu yılın başında çektiğim bir videoda herkes hayatta ve komşum evden gitmemiş. (Komşum boşandı, taşındı ve sırra kadem bastı sevgili blog, beni oturduğum eve bağlayan üç beş şeyden biriydi, üzülüyorum) Hayat böyle piç. Hem elinden alıyor, hem de it gibi aldığı şeyi hatırlatıyor. Alternatifi tuvaletin yerini de unutturup seni rezil etmek.

Filmdeki yarı bilinçli yakınmalar canımı sıkmıştı. Tanışıp kaybettiklerimi, çok sevip kaybettiklerimi, biriktirip kaybettiklerimi filan düşünüp dedim ki, bunlar aslında kazanımdı da bir zaman, yani tam kayıp sayılmaz, break-even. Bir şeyi ölümüyle eşitlemek hayata haksızlık. Hayır, asıl haksızlık termodinamiğin kaçıncı olduğunu unuttuğum sikko yasası. Ve şimdinin ele avuca gelmezliği. Türkiyeli erkek şairler “şimdi”yi kadına benzetip sövmüş müdür acaba? Kesin yapmışlardır. O mısralar şimdi imdadıma yetişmeli.

Son bir ay içinde önem sırası giderek azalan üç şeyi peş peşe yitirdim. (Aslında ikinciyi muhtemelen yıllar önce yitirmişim, şimdi haberim oldu. Aleequi, Lille’den dönerken yanımda götüremeyip sonradan almak üzere kendisine emanet ettiğim 5 koliyi -kimseye yıllarca 5 koli emanet etmeyeceksin, babanın oğluna bile- kaybetmiş. (Taşınırken atmış). İçinde günlüklerimin, mektuplarımın, hediyelerin, çizimlerimin, yüzlerce kitabın ve buradaki Aliki’nin canımı pek acıtan sözleriyle “unutup gittiğim ama görünce kim bilir görünce nasıl sevineceğim” şeylerin olduğu 5 koli dolusu hatıra, çöpe atıldı ve yakıldı. -Ölüler de gömülüyor. -1 nesil öncesini tanımıyoruz. -Evren bir gün yok olacak. -İnsan aldığı kadar deliriyor.

Yazarlar ve tarzları

Rüzgarın Şarkısı’nı okudum. Murakami önce İngilizce yazmış sonra Japoncaya çevirmiş ve işte bu “onun tarzı” olmuş. Ne güzel insansın sen HM. Yazar olduğunu anladığı anı, o ana kadarki hayatını, yalpalamalarını, savruluşlarını anlatıyor. Böyle şeyleri okumayı seviyorum. Sigmund Freud’un özgeçmişi gibi değil bunlar, sıradan bir hayat sürerken birden içlerindeki cevher… Filan. Ölene kadar insan buna inanıp mutlu olabilir. Bazen kendimi, batırdığım her şeyi toparlamak üzere yerime geçen becerikli biri olarak hayal ediyorum. Etkisi çok uzun sürmüyor ama o an iyi geliyor.

Dolar 1.5 lira iken ben…

Okuldan çıkmış, Sarıyer minibüsüyle Beşiktaş’a gidiyordum. Platonik aşkım 100 kiloluk biriydi ve arkamda oturuyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken 300 doların 450 lira olduğunu söylemişti. Hem o yaşta dolardan anlamasına, hem zihinden aritmetiğinin hızına hayran olmuştum. Ne işi vardı ki dolarla acaba. Bu zat beni hiç de sevmez, alay ederdi. Acaba hala şişman mıdır. Yatakta iyi midir. -12 yaşındayken iyi olduğunu iddia ediyordu. Anyways…

ŞŞ

Çelebi’yi düşünüyorum.

Sevgili blog, bir zamandır Kulüp’teki Çelebi’yi düşünüyorum. Kulüb’ü ilk bölümden itibaren güzel bir şey izlemekte olduğumu bilerek izledim: “Pm, Aşk-ı Memnu’yu, Hatırla Sevgil’iyi, Süper Baba’yı andığın gibi özlemle anacağın bir diziye başlıyorsun ve önünde altı bölüm var, ne mutlu sana!” Böyle dedim ve bir gecede bitirdim. Fakat o geceden beridir -yaklaşık üç gündür- başka bir şey yapamaz haldeyim. Önümde tonlarca değilse de epey birikmiş iş var fakat ben koltuğa oturuyorum ve dümdüz duvara bakıp Çelebi’yi düşünüyorum. Baştan aşağı boktan bir karakter yaratıp olumlu özellik namına sadece “belli bir yaşın üzerinde makam sahibi erkek sevecenliği” eklemişler. (Gerçekten adamın başka olumlu özelliği yok) Peki bunun neresi çekici? Düşününce, böyle biriyle gerçek hayatta karşılaşmak fazlasıyla mümkün, fakat sevmek imkansız. Bu imkansızlık canımı çok sıkıyor. Çelebi’nin gerçek olmayışı değil, hayatın gerçek olması: Hayat tatsız tuzsuz ve kötü insanlar müziksiz.

Acaba Çelebi’ye ne olacak. Türk dizilerinde bir zamandır gri karakterlere yer veriliyor, ama çoğunlukla şöyle bir seyir izliyor bu: Adam/kadın kötü, rezil biri. Sonra içinde gizli saklı iyi. Derken suçluluktan ağlamalar, günah çıkarmalar. Onu s.ktim, bunu öldürdüm, Allah beni kahretsin. Güvercinleri seven, Rachel’e annesinin babasını öldürdüğünü söylemeyen, Fatma’nın hüviyetini geri veren Çelebi umarım senaristlerin elinde pür-i pak bir karaktere dönüşmez. Son ana kadar gri kalıp sonra kötüye teslim olup zayıflıkları içinde ölmeyi hatta öldürülmeyi hak ediyor.

Başkalarıyla birlikte batmak

Herkesin durumunun kötü olduğunu düşünüp kendime kızmamaya çalışıyorum. Asgari ücret sanırım geçen yıl aldığım maaşın birkaç tık üzerinde olacak. Geçen yıl ben o maaşı duyduğumda “e, iyi” demiştim. Benimle aynı işi yapan insanlar dudak bükmüştü: Enayisin, o paraya çalışılır mı vb. Fakat aklımı yitirmek üzereydim işsizlikten. Sonra işlilikten yitirdim. Benim sonum ne olacak. Ya da bir sonum olacak mı. Bir ipin ucunda sallanıyor gibiyim, ok tamam herkes böyle. Ama yani.

Aslında herkes batmıyor

Sanki eğlence sektörü bir şekilde batmıyor. Ama orada maaşlar arasında büyük uçurumlar var. Bir filmin yapımında gelirin bu kadar düzensiz dağılması, oyuncuların ışıkçıya, kameramana höt zöt edebilmesi… Aslında bütün beceriksizliklerine rağmen Cüneyt Özdemir’in rejiyi çocuk gibi azarlaması filan da… Muhtemelen “reji” bir kişi ve yaşı otuzun üzerinde. Canlı yayında, belki eşi dostu da izlerken C. Ö’nün o laflarına, “yapacağın işi s.keyim” bakışlarına maruz kalıyor. Maaşın iyi olsa da çekilmez böyle şey. Ve C. Ö. pek çoklarına göre gazetecilik yapmaz, büyük çoğunluk nezdinde mizahı da kıvıramazken canlı yayında çatur çutur para kazanıyor. Böyle şeyleri işte, galiba kıskanıyorum. Belki yirmili yaşlarımda Kuzey ülkelerinde boş beleş gezeceğime Afganistan’dan haber geçseydim bugün bu halde olmazdım. Yirmili yaşlarının insanın kaderini belirlemesi ne boktan. İstisnalar olsa da 30’undan sonra çok büyük bir şey yapamıyorsun. Üstelik hayatın güzel kısmı bitmiş oluyor. Bunlara mizahi yaklaşmak istiyorum ama olmuyor. Gidip marketten Nutella alacağım yoksa bu gece geçmeyecek.

ŞŞ

Baba Zula, Jackie Brown, BoJack Horseman, Uykusuzluk

Y.rak kafalı gençler

Baba Zula çocukluğumdan beri var. Tuhafıma gidiyor. Küçükken kuzenimin arkadaşlarından duyardım, biraz ürkerdim. Benim yaşım barlara girmeye tutmazken “gençler” babalı zulalı konserlerde içip dağıtıyordu. Alkol, seks, Baba Zula, üff, ne hayatlar, İstiklal, Kemancı, Zincir…. Gençler o zaman da uzaylı gibi geliyordu, şimdi de öyle. Halbuki bir ara genç olmuş olmam lazım. Neyse, Baba Zula hala var ve bu tuhafıma gidiyor. Geçtiğimiz günlerde Şişli’ye geldiler. Güzel güzel şarkı söyleyip gittiler. Ben yine kafamı taktığım şeyi düşündüm. İnsanın kafayı taktığı bir şey olması çok kötü. Baba Zula konserinde bile sürekli aynı boku düşünüp duruyorsun.

Neyse, Jackie Brown filmine de sanırım kuzenimin arkadaşları götürmüştü. 9 10 yaşında filandım. Ablalar kendi aralarında konuşuyordu ve ben müthiş sıkılıyordum. Sonra “sinemaya gidelim” deyiverdi içlerinden biri. Müthiş sevinmiştim. Gazetenin sinema sayfasını açtık. Afişinde topu potadan geçiren bir köpeğin olduğu filmi gözüm kesti, diğerlerinin de onu beğeneceğini umdum (nihayetinde yanınızda çocuk var değil mi aq) ama kuzenimin g.t arkadaşları Jackie Brown’u seçti. İtiraz edecek oldum, kızlardan biri “ama tatlım başka film de yok ki!” dedi, köpekli filme fiske vurup “yani buna mı gidecez şimdi uahahahaha” diye güldü. Sonuç olarak izlediğim ilk Tarantino filminden bir b.k anlamadım. Too bad, seks ve alkol için yaş sınırı var ama sinema için yok. Tarantino önyargımı 20’li yaşlarımda kırabildim, Jackie Brown’u izlemeye cesaret edebilmem içinse 20 yıldan fazlası gerekti.

Güzel filmmiş.

BoJack Horseman

İngilizcem yetmediği için büyük ölçüde kaçırıyorum ama arada bir yakaladığımda anlıyorum: Bu dizide çeviride kaybolan çok fazla güzel espri var. Hazin. İngilizcemi mükemmelleştirmek yerine Japonca öğrendiğim için bazen şüpheye düşecek oluyorum ama BoJack seviyesi için çalışılabilecek bir kitap yoktur sanırım, direkt ülkeye filan gitmek lazım. Tokyo’ya gidebilecek miyim acaba. Tokyo’da bir hayatım olacak mı. Yoksa o canım başkent de sadece mutsuz ve çaresiz hissettiğim anlarda aklıma getirip “İyi ki orası var” dediğim teselli-kentlerden biri olarak mı kalacak. Bazen bir resmin ardına düşüyorsun ve içine girince, etrafını görünce yani, ne bileyim, kadrajın dışındakiler o kadar sıkıcı ve monoton oluyor ki, ben, diyorsun, buraya ne diye geldim. Ben bunu istememiştim. Fotoğraflarda çok daha güzeldi.

Anadolu Yok

Güzel filmdi ve Tokyo’yu düşünürken aklıma geldi. Sanıyorum Bülent Üstün’ün bir karikatürüydü, ABD seyahatini anlatıyordu: “Çok ilginç meğer aslında Amerika diye biyer yokmuş”. Havaalanında şapkalı gözlüklü pardesülü adamlar onu bir odaya kapatıp kimseye Amerika’nın olmadığını söylememesi için tehdit ediyorlar, eline fotoğraflar, anahtarlıklar, New York kartpostalları filan tutuşturup gönderiyorlar: “Al, arkadaşlarına bunları göster! Bunlardan hediye et! Eğer söylersen s.çarız ağzına!”

Acaba Anadolu Yok’un yönetmeni bu karikatürü görmüş müdür, esinlenmiş midir.

Veba Geceleri’ni Okuyamıyorum

Artık günde sadece 100-150 sayfa okuyabildiği için yakınan Aliki’ye Veba Geceleri’ni haftalardır okumaya çalıştığımı ve bir türlü içinden çıkamadığımı söyledim. Kristeva bile bu kadar zorlamamıştı. 160. sayfadayım ve biraz olsun ilgimi çekmeyi başaran yegane karakter kitabın başında öldü, o zamandan beri ne olup bittiğini anlamıyorum. Var olmayan bir evrende, okurun kendini özdeşleştiremeyeceği karakterlerin hikayesini anlatarak O. P. nereye varmak istemektedir. Gerçekten anlamıyorum.

Aliki dedi ki, sıkıcı diyen 5. kişisin okuma siktir et. Ben de öyle yaptım. Ceza olarak okumadığım eski kitapları çıkarıp onlardan birine yeniden giriştim. Şimdilik iyi gidiyor. Bakalım. -Salak başlığı değiştiremiyorum. Veba Gecelerini’de ekleyecektim halbuki. Neyse.

ŞŞ

On bin saat saçmalamak

Bazı rutinlerimi kaybettim. Bunun olmaması lazımdı. İnsan arada saçma sapan da olsa bir şeyler yazmalı/okumalı/videoya çekmeli vb. Bir zamandır aklıma doğru düzgün bir şey gelmiyor. Galiba memur gibi çalışmak iyiydi, beni bir arada tutuyordu. Bunun yerine günde 100 150 sayfa kitap okuyabilseydim sanırım o da olurdu. Ama çok zor. 1 haftadır Susurluk’la ilgili bir kitabı okumaya çalışıyorum, bu sabah pes ettim ve artık herhangi bir kitabı zorla okuyarak kendime işkence etmemeye karar verdim. Hayat kısa. Veba Geceleri’ne başladım şimdi. O da işkence gibi. Galiba okuma alışkanlığım bitmiş benim. Böyle olduysa cidden çok fena. Belki resimli kitaplara falan dönebilirim. Hımm. Rutini korumak içeriğin kalitesini korumaktan daha önemli, birincil. O yüzden şimdi buraya da… öööö.

Neslican Tay videoları izliyorum

Bu kadın gerçekten benim asla ulaşamayacağım bir kafaya ulaşabilmiş, sahiden çok etkileyici. “Bana uzaktan bakıp mesela zavallı kız bacağı yok diyorlar, halbuki ben o sırada içtiğim sıcak çikolatanın ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum”. Bir felaket insanı bulduğunda, onu takıntıya dönüştürmemek insanın elinde. O felaketin büyüklüğüyle değil kişiliğiyle alakalı bunu yapıp yapmaması. Ve kendine acıma hali sahiden bok.

Neslican Tay mutlu bir ailede büyüdüğünden bahsetmiş. Bence güçlü durabilmesinde bunun büyük payı vardı. İnsan ebeveyninin sesini, özellikle kriz anlarındaki tutumunu fena içselleştiriyor. Eğer ebeveyn ya da yalnızca biri bu anlarda panik, korku ve acımaya gark oluyorsa o çocuk başına gelen belalarla kolay başa çıkamıyor. Kendine acımanın temelinde sanıyorum bu var: Ebeveyni üzmek. Bu bana ne zaman oldu acaba. Düşünüp duruyorum ama bulamıyorum. Yalnız şunu hatırlıyorum, 8 9 yaşındayken ayağımda iğneyle birkaç gün geçirmiştim. Topallıyordum ve topalladığımın farkında değildim. Şimdi kaşımın bir teli dökülse altında yatan sebebi bulana kadar tırnaklarımı yerim. Acep ne zaman kendimi böyle manyakça dinlemeye başladım.

Bir de Ed Kemper’ı düşünüyorum. Keşke annesinin ne kadar bok bir insan olduğu gerçeğine annesini ikna etmeye çalışmak yerine kendisi bunu kabul etseydi.

Ebeveyn asla pişman olmaz, hatasını kabul etmez. Ama bunun olması için insanlar hayatlarını harcıyor. Sorunu çözmek yerine sorunla didişmek bırr. Kemoterapide sürekli bölünen hücreler hedef alınıyormuş. Yani Neslican Tay basitçe böyle anlatmış. Hızlı bölünen güzel hücreler de bu süreçte yok olduğu için önce saçlar gidiyormuş. (Saç hücreleri hızlı bölünüyormuş) Bu biraz şey gibi de, dip sesi atayım derken orijinal sesin kalitesini bozmak. İşte ebeveynlerle mücadele etmek için de böyle radikal bir girişim olabilir belki, ama beraberinde güzel şeyler de gidebilir. Acaba diyorum, terapistler bu yüzden mi haldır huldur girişmiyor. Hastayı komple yok etmekten mi korkuyorlar. Bir terapistim olsaydı keşke.

Gün içinde düşündüğüm saçma şeyler ve tırt gözlemler

Evvelsi gün eve dönerken mahallemizdeki barın (bar mı kıyafet dükkanı mı belli tam bilmiyorum ikisinin arası bir şey, Tschibo’nun içkiili olup zincir olmayanı) önünde bir adamın (sanırım orada çalışıyordu) kaldırımdaki yaprağı ayağının ucuyla, ciddiyetle caddeye itelediğini gördüm: Mülkünü koruyordu. Tavrı bana eski çalıştığım yerin mutfak kısmında çalışan abinin yabancı objelere duyduğu tedirginlik ve öfkeyi hatırlattı. “Kim getirdi bu kaşığı buraya!!” Demek ki o da mülkünü koruyordu. Bence Nabokov böyle şeyleri küçük notlarına yazıverirdi. Bir yerde de kullanırdı. Nostaljide olan şeyin şimdiki zamanda da olması gerekiyor. Bunu yapabilen insanlar yazar olabilir. Eski şeyler çok sevimli ve dolu dolu görünüyor ama olağanüstü şeyler gözümün önünden geçip gidiyor. Biriktikleri yere giderken de ışıklar saça saça görünseler keşke.

Japonca öğreniyorum ama bir b.ka yaramıyor

4 ay oldu ama hala animelerden bir b.k anlamıyorum. Death Note’u yüzlerce kez izlediğim için orada bir şeyleri seçebiliyorum. Ama başka hiçbir animede tanıdık sözcük gelmiyor. Yüz kelimeden biri, belki. Buna canım sıkılıyor biraz. Aradan bir yıl geçtiğini, geriye bakıp, vay arkadaş, ben para verip kursa gitmiştim, baya kelime kartlarım vardı çalışıyordum filan dediğimi hayal ettim. Umarım böyle olmaz.

10 bin saat kuralı

Kural mı kuram mı. Kural diye geçiyor. Şimdi düşün ki uzmanlaşıyorsun ve on bin saat sonra o şey tedavülden kalkıyor. Çok kötü be.

.

Piyasayı Düşürmek, Havuzlar ve Mind Hunter’ın Kedisi

Piyasayı düşüren insan olmak istemem. Ama bir konuda benden bütçe istendiğinde, yüksek fiyat istersem karşılığını misliyle alırlar diyerek düşük ücret öneriyorum. Bu boktan huyu değiştirmeliyim çünkü her halükarda karşılığı misliyle alınıyor. Bence insan mümkün olduğunca yüksek fiyat vermeli.

Açmazlarım:

Önerdiğim fiyat yüksek bulunursa ve karşı taraf pazarlık etmek isterse kendimi asla içinde olmak istemediğim bir durumda bulurum. Pazarlık etmek fıtratıma çok aykırı.

Direkt kabul ederlerse kendime söverim. (Pazarlık etmeye bile gerek görmedi)

İnsanın kendini içinde bulmaktan korktuğu durumlardan kaçışıyla ilgili bir şey var. Belanın etrafından dolanmak isterken en kısa yoldan çukura düşüyorsun. Aşamıyorum bunu.

Aliki’nin ısrarıyla aldığım kişisel gelişme kitabında (ısrarla psikoloji kitabı olduğunu söylemesine rağmen açık ve net bir şekilde kişisel gelişim kitabıydı) hayat acemilerinin özünde böyle değilken kendilerini bu hale getirdikleri, bu nedenle gerçekten hayat acemisi olduklarına benzer bir şey geçiyordu. Şimdi bunu nasıl düzelteceksin. Aynı kitapta çocukluğunuza sağ elle mektup yazın, sol elinizle cevap verin gibi bir egzersiz vardı. Kitap milyonlarca satmış. Okuyanların kaçı bunu yapmıştır cidden merak ettim.

Havuz

Conrad’ın, küçükken gözüme kocaman görünen havuzunu görmeye gittim. Hayal kırıklığıydı. İstediğim nostaljiyi yaşamak için eğilip aşağıdan bakmak istedim ama utandım. Filmlerde filan insanlar böyle şeyler yapmaya utanmıyor ve genelde bu vesileyle birileriyle tanışıyor. Gerçek hayattaki utangaçlıklarımız olabilir bu kadar sıkılmamızın sebebi.

Kedi

Mind Hunter’daki psikiyatristin apartman boşluğunda gezinen kedinin akıbetini merak edip forumlara baktım. Ben kedinin sıkılıp gittiğine inanmak istemiştim. Çeşitli forumlarda da bu yönde görüşler var. Ama David Fincher bunu yeni bir sosyopatın doğumu olarak açıklamış. Halbuki kediyi besleyen ablanın aklından böyle bir şey geçmemiştir. (Üzülmedi de kızdı çünkü sanki) Bu durumda kedi aynı anda hem ölü hem de diri olmalı. Üzülmeye değer mi diye düşündüm, bence gerek yok. Bununla birlikte Ed Camper için üzülüyorum.

Hemen herkesin “annesi öyle olmasa bu böyle olmazdı” demesi garibime gidiyor. Kadını tanımıyoruz ki. Bir röportajında annesinin ağzına kemerle vururken “Bağırma, komşular seni dövdüğümü zannedecek” diye bağırdığını anlatıyor. EK buradaki ironiyi acaba kaç yaşında anlayabildi. Çocuğunu dövdüğünün farkında olmayan ebeveynler var, bunların çocukları da genelde dayak yediklerini ya hiç anlamıyor ya da yıllar sonra idrak ediyor. Bence ne kadar berbat bir anne olduğunun farkında değilmiş kadıncağız. Fotoğrafına bakınca iyi bir insana benziyor aslında. Yine de Kemper hakkında konuşanlardan biri annesi için “Bazen hissedersiniz, çocuğunuzda bir problem olduğunu hissedersiniz” benzeri laflar ediyor. Bu bana çok acımasızca geldi.

Ed Kemper 2017’deki duruşmasında şöyle şeyler demiş

PRESIDING COMMISSIONER FRITZ: Büyükannenize ve büyükbabanıza yaptıklarınızdan ötürü üzgün müsünüz?

KEMPER: Evet.

FRITZ: Üzgün müsünüz?

KEMPER: Evet üzgünüm.

FRITZ: Pekala. O zaman… Onlara ne söylerdiniz? Ne söylemek isterdiniz?

KEMPER: Yani, ikisi de başlarına gelenin ne olduğunu bilmiyor. Kafalarından vuruldular ve hemen öldüler.

FRITZ: E yani bu… Rica ediyorum… Bu, durumu hafifletiyor mu? Yani ne diyorsunuz, öldürüleceklerini bilmiyorlardı? Bilmek istiyorum, büyükannenizi ve büyükbabanızı öldürdünüz.

KEMPER: Evet.

FRITZ: Bayım, size bakmakla yükümlü olan büyükannenizi ve büyükbabanızı öldürdünüz.

KEMPER: Evet.

FRITZ: Size hiçbir kötülük yapmamışlardı. Hiçbir gerekçe olmadan bunu yaptınız ve size basitçe onlara ne söylemek isterdiniz diye soruyorum. İkisini de öldürdünüz ve bana sadece başlarına gelenin ne olduğunu bilmiyorlardı mı diyorsunuz? Ee? Bu durumu hafifletiyor mu? Bu… Bu çok rahatsız edici.

KEMPER: Hayır… Diyorum ki, sizin söylediğinize dayanarak…

FRITZ: Onlara ne söylerdiniz?

KEMPER: Ne söyler… Bana onlara ne söylerdim diye soruyorsunuz.

FRITZ: Ve siz de diyorsunuz ki…

KEMPER: Her şeyden önce…

FRITZ: Sizi başınızdan vurdum, bu yüzden öleceğinizi bilmeden öldünüz.

KEMPER: Eğer birden bire geçmişten kopup buraya gelselerdi, ciddi bir kafa karışıklığı olurdu, bir kere zamanın neden geçtiğini anlamazlardı.

FRITZ: Pekala.

KEMPER: Çünkü başlarına ne geldiğini bile bilmiyorlardı.

FRITZ: Anlaşıldı, tamam.

İlginç.

Günün saçma sapan fikri

Taraftarlar her maç kaybettiğinde, küfür kıyamet yürüseydi:

“Nasılda koydular hop hop hop! Amımıza koydular zot zot zot!”

Komik olmaz mıydı? Bence olurdu.

‘Güzel filmmiş, keşke daha dikkatli izleseydim’

Biraz Japoncama katkısı olur diye izledim fakat ayılık etmişim, film gibi izlemek lazımmış. Dikkatli hem de zira kurgu delik deşik, ayrıca Japonlar çok hızlı konuşuyor (animeler daha yavaş konuşuyor halbuki) yani yetişemedim. Bildiğim birkaç sözcüğü seçebildiğimde sevindim.

Japoncasıyla BARA NO SÔRETSU. Hoş film. İzlemeden önce Otomatik Portakal‘ın bundan esinlendiğini okumuştum, yanlış okumuşum, o yüzden bu filmin OP’den esinlendiğini zannettim, halbuki bu iki yıl önce gösterime girmiş. Neyse onu anıştıran sahnede haddim olmayarak gıcık oldum bu yüzden. Şimdi geri dönüp OP’yi izleyip ona gıcık olmam lazım. William Tell+hızlı çekim meğer Toshio Matsumoto‘nun fikriymiş.

Bir yerde iki kadının birbirine konuşma balonlarıyla yükseldiği sahne var, o sahne çok hoş. Çok zekice. Neden böyle şeyler aklıma gelmez ki.

1.62,5

Boyumu 1.65 sanıyordum, meğer 1.62 buçukmuş. Sağlık kontrolünde baktılar. Kemik erimesi olabilir mi dedim, adam hunharca güldü. Benim yaşımda olmazmış. Yine de içime kurt düştü, evde kendi imkanlarımla ölçüp yine 1.65 çıktım. Demek ki benim ölçümlerimde bir şeyler yanlış. Üzüldüm. Kemik erimesinden evla yine de.

Cehennem Gibi Yollar

Böyle fena yollar varmış dünyada. Düşün ki turistsin, bir yerden bir yere gitmek ne kadar zor olabilir ki deyip biniyorsun otobüse. Sonra böyle saçma sapan tövbe estağfurullah yollara giriyor otobüs. Ne yapacan? İnip yürüyemezsin de. Hindistan’a filan gitmemek lazım. Üçüncü dünyanın en büyük sorunu yollar bence. Uzun süre Avrupa’da yaşayan birinin Türkiye’ye dönünce ilk fark edeceği şey de muhtemelen araçların yollarda zıplamasıdır. Zoji La diye bir otoyol varmış mesela. O şıkır şıkır rengarenk otobüslerin böyle cehennemi geçitlerde yol verme çabası. Birinde motorsikletli araçtan çekmiş eleman, ayı gibi tırlar virajı alırken yol vermek için uçurumun kenarından kenarından sürüyor, bakarken çarpıntım tuttu.

Teleferik

Taşkışla’dan teleferiğe bindim bugün. Fena tırstım. Teleferik kazası duymadım da hiç, çok düşük bir ihtimal, ama zaman içinde yükseklik korkum artmış demek ki. İnene kadar ciddi tırstım. 13 14 yaşlarında Aliki’yle Maçka’dan elimizde biralarla binip sonra geri dönmüştük. Mal kız inince bana yanlış yaptığımızı, teleferiğin bir ulaşım aracı olduğunu söylemişti. “Taşkışla’dan binip buraya gelmemiz gerekiyordu”. Bazı insanlar her yaşta sıkıcı.

Animeler ve İnsanlar

Dördüncü Anime’mde yine aşık oldum sevgili blog. Aslında bu dördüncüye başlama nedenim, malum karakterin kendisiydi. Kakegurui’deki Midari Ikishima cosplaylerine bakarken, kanlı canlı bir insanın sahiden de karaktere benzediğini gördüm:

Bu zatın videoları arasında dolanırken rastladım ona: Juuzou Suzuya. YouTuber kişisi sonuç olarak pek benzememişti kendisine, ama karakteri canlandırırken büründüğü tavırlar merakımı celbettiği için orijinal halini merak edip seksi sahnelerini izledim.

Rüya gibiydi. Neyi neden yaptığını anlamamak eğlenceliydi. İlk sezonun son bölümlerinde çıktı karşıma ve yine edimlerini anlamlandıramadım. İkinci sezonnda perde aralandı. Sonrası spoiler.

Sesi ve konuşma biçimi başlangıçta itici gelmişti, şimdi sesinin dünyanın en tatlı sesi olduğunu düşünüyor, seslendiricisinin tipine bakmamak için kendimi zor tutuyorum. (L’nin seslendiricisi üzmüştü çünkü)

Bu vesileyle şunu düşündüm. L’den sonra bir daha aşık olamayacağımı, Death Note’dan sonra hiçbir animeyi aynı keyifle izleyemeyeceğimi, bu yüzden hayat boyu Death Note’u tekrar tekrar izlemeye mahkum olduğumu düşünüyordum. Öyle olmadı. Daha önce hiç olmadığı gibi. Aşık olunan herkes eninde sonunda “ev tişörtü”ne dönüşüyor.

Fakat Juuzo tişört olmayacak. O çok güçlü bir karakter. Çok acı çekmiş, çok kan akıtmış, kendini söküp söküp dikmiş, savaşırken kurbanlarına dayanması için yalvarmış, kan dökerken gülümsemiş, vur Juuzo vur, sen vururken de öldürürken de güzelsin.

Animelerde insanın asla taklit edemeyeceği bir zarafet var. Çok anime izleyen biri bu yüzden inanılmaz rahatsız edici olabilir.

Ayrıca bu animeyi izlerken, Uzakdoğu’daki tuhaf şeyler üzerine bir daha düşündüm.

Uzakdoğu tarzı kafa açma sanatı

Burada, Yeşilçam sinemasında ve WattPad hikayelerinde karşımıza çıkan bir rezilliğin çok iyi yapılmış versiyonunu görüyoruz. Bu beni, bir şey gerçekten iyi yapılırsa ne olduğu ikinci plana düşer teorisine biraz daha yaklaştırdı. Kafa açma olayında, gizeme yer yok. Karakterlerin neyi neden yaptığı eninde sonunda açıklanıyor. Ama bu açıklama o kadar seyirciye hissettirmeden yapılıyor ki, rahatsız etmiyor.

Telefonda süper konuşan insanlar

Nereden baksan en az 28 yıldır kullanıyorum bunu. Hala alışamadım. Özellikle tanımadığım birini söyleşi yapma niyetiyle aradığımda IQ’um tek haneye düşüyor.

“Ben diyorum ki bu iş böyle. Yani olmayabilir de. Ama ben isterim ki öyle olup olmadığını konuşalım. Bence konuşalım. Tabii istemiyorsanız konuşmayız. Çok özür dilerim rahatsız ettim böyle öğle vakti…”

Telefonda düzgün konuşma eğitimleri verilebilir. Zoom üzerinden filan. Şimdi olmayacaksa ne zaman?

Günün ilginç bilgisi ve anısı

Kabin ekipleri kendi aralarında bir yolcunun çekici olduğunu birbirlerine anlatmak için “ba baii, see you, have a bilmem ne” yerine “cheerio” diyormuş. Bana kimse demedi böyle. Ama bir keresinde, Roma’da bir Duty Free görevlisi arkamdan “Have a nice day!” demişti. “Oh you nasty!” dediğini sanarak adama “nööööy??” diye höykürmüştüm.

Günün esprisi

Aliki ayağını kırdı yatıyor. Canı sıkılıyormuş. Ona sordum:

Uzakdoğu’da tuhaf bir şeyler var: Oldboy, Death Note, Confessions, Parasite vb.

Japon ya da Kore sineması üzerine ahkam kesebilecek kadar Uzakdoğu filmi izlemedim. Ama bu dördünü izlerken düşündüm. Dördünde de ilk başta beni iten (Parasite’de sonuna kadar itti) hakkında yazılmış eleştirileri okuyunca görmezden geldiğim bir şey var. O şey, sanırım görmezden gelinmesi gereken değil alışılması gereken bir şey. Bir tarz yani. Fransız sinemasının bir döneminde karakterlerin kameraya bakıp konuşması, abartılı mimiklerle oynaması gibi.

Ben buna alışmaya başladım.

Kokuhaku çok güzel bir intikam filmi. Bence. Ama bunda, Oldboy’da ve Death Note’da içime sinmeyen bir şey var: Karakter kafasında bir şey tasarlıyor ve her şey onun tasarladığı biçimde gelişiyor. Halbuki insan illa ki bir yerde s.çar. Hayır, hiç s.çmıyorlar. Seyirci sıkılmasın diye kurgu parça pinçik ediliyor, planı bazen en sonda bazen ortalarda parça parça öğreniyoruz vs. Peki Hollywood’un ölümsüzlerine dellenmeyenler neden iş Japonlara ve Korelilere karşı bu kadar katı değil? Neden kimse James Bond’u, Zor Ölüm’deki Bruce Wills’i filan dalgaya aldığı gibi bu filmlerdeki “tam planladığım gibi”leri eleştirmiyor? Belki de eleştiriyor canım.

Sonracığıma bu üçünde +Parazit’te b.ku hepten çıkarılmış biçimde, bilinçli bir uzattıkça uzatma durumu var. Bir çocuğun fantezisi denli tutarsız. Bundan üç dört hikaye çıkar diyesin geliyor. Mesela Mello bir hikayeyi hak ediyordu, ama onu L’den sonra getirerek harcadılar. Too bad. Mello Freddie Mercury’nin gençlik yılları denli karizmatik, feminen ve vahşiydi.

Mello

Freddie Mercury’nin 20’li Yaşları

Aslında 20’lerinin sonu

20’li yaşlarda herkes ne güzelmiş. (Freddie hep güzel) Ama cidden garip yani. Bazı orta yaşlı hatta yaşlı adamlar bir zamanlar gayet öpüşülebilirmiş. Tuhaf.

Marlon Ziya

Ziya Selçuk Marlon Brando fotosu eşliğinde paylaşım yapmış. Bu kesim espri yapma işini o kadar yüzüne gözüne bulaştırdı ki artık şaka yaptıklarında da anlaşılmıyor. (Bence güzel espriymiş, üzüldüm düştüğü duruma. Şimdi şakaydı dese inanmazlar da.)

Kokuhaku’daki “Bana Werther deyin” diyen eşofmanlı seksi adam

O adamı niye suçladıklarını anlamadım. Çocuğun evine dadanmış da o yüzden çocuk delirmiş. Mesela, anlamadım. Uzakdoğu sinemasında böyle gariplikler de var. Park Chan-wook’un filmlerinde de insanlar garip ve aşırı tepkiler veriyor olmadık şeylere. Çocukcağız kendince terapi gibi bir şey yapmaya çalışıyordu sanki, okula gelmeyen çocuğun halini hatırını soruyordu, okula gelene karşı zorbalığa geçit vermiyordu, ben neyi kaçırdım?? Neyse yani demek istiyorum ki… Bu filmde içime sinmeyen şey… Ortalığı izleyiciyi belli bir biçimde düşünmeye zorlayacak şekilde bulandırıyorsun, sonra abra kadabra, asıl manipülatör esas kadın/esas erkek. Death Note’da da var bu. Sinir bozucu. Aslında izleyiciyi mal yerine koyuyor, hiç ipucu vermiyor. İpleri baştan beri elinde tuttuğunu da öyle bir gizliyor ki seyirci WOOAAAA ÇOK ZEKİCE WOAAA.

DN’nin kurgusunu çok zekice bulanlar, o ikilinin atışmasını satranca benzeten insanlar, sizi anlamıyorum, satranç iki kişiliktir, senaryoyu bir kişi yazmış, biri düşünürken diğerinin onun düşündüğünü bilmesi o kadar da zeka pırıltısı içermiyor. Vasatlık ve düz mantık karşısında büyüleniyorsunuz. Bence DN’nin mükemmelliği çizimlerinden geliyordu.

Alışınca güzel olan abartı

Öğrencilerin hocaya binbir saygısızlık yapıp sonra çocuğunun başına gelenlere çok üzülmüş gibi katil çocuğa zorbalık etmeleri, bu sırada seri düşük puan vermeleri, bu puanları verirken şarkı söylemeleri, aynı zamanda dans etmeleri, tuhaf hareketler yapmaları… Alışınca güzel.

I am a cyborg ama sorun yok filminde işçi kızın çat diye bayılması, bayıldığı gibi karga tulumba götürülmesi, adamın kıza türkü söylerken coşması, uzak diyarlara gitmesi, Oldboy’da adamın kızı klozette işerken öptükten sonra “yaptığım çok büyük bir kabalıktı” diye histerik çığlıklar atması gibi sahnelere maruz kalırken henüz alışmamış seyirciydim. Şimdi merak ettiğim bunların ne kadarının Yedinci Sanat ne kadarının Uzakdoğu kültürü olduğu. Çünkü mesela Death Note’daki L de, Misa’nın g.tünü sanki kendisi ellememişçesine “ne kadar büyük bir saygısızlık, bu kişiyi yakalayıp cezalandıracağım!” derken benzer bir tavır içerisindeydi. Uzakdoğulular genel olarak böyle abartılı tiplerse sahiden de bir yolunu bulup orada yaşamalıyım.

Ertelenen İş

Ben bir iş aldım ne demeye aldım bilmiyorum. İşin yapıp yapabileceğim kadarı birkaç günde bitti ve biteli aylar oluyor. Aylar önce gönderseydim o haliyle, bana belki denecekti ki, biraz daha uğraş. Hatta belki denecekti ki eli çok hızlı bu insanın. Ama ben aylardır, üstüne birkaç taş eklerim diye sündürüyorum ve +1 dahi yok. Şimdi bunca zaman sonra bunu mu gönderdin denesi bir haldeyim ve haliyle göndermek istemiyorum. Ama +1’in gelip geleceği de yok. Tembellik belki de insanın kendini bilmemesiyle ilgili bir şey.

ŞŞ

Halı ve Depresyon

Halının yerini değiştirdim, kedilerim üzüldü, ev yeni taşınılmış ya da terk edilmek üzereymiş gibi kararsız/can sıkıcı bir hale büründü, asabım bozuldu. Halının hiç olmaması dert değil ama kaldırılmasında ölümü anıştıran bir şey var. Belki alışmak lazım. Parkeler çok hüzünlü. Halı, badana, perdeler… Domestik huzuru bunlar ayakta tutuyor. Bu huzur şu günlerde önemli. “Tam kapanma”, ama hiçbir zaman tam değil. Ülke olarak bütün dünyanın bir şekilde üstesinden geldiği bir işi yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

Death Note’un Üzerimdeki Etkisi

Sürüyor.

Bugün düşündüm: L Lawliet isminin Japonca karşılığı Eru Roraito. Raito’ya aşırı benziyor. Acaba Japonca’da az hece var diye bu benzerlik önemsiz mi sayılıyor yoksa burada da ikilinin birbirini anıştırdığı yolunda bir ima var mı bilemedim, ama forumlarda bundan bahis bulamadım.

Yeni dil öğrenmek çıldırtıcı. İnsanın zekası birden düşüyor. Kaç yaşında olursan ol, ne seviyede olursan ol 2 yaşına dönüp “arabanın altında kedi var” diyebilmek için yırtınıyorsun. Tersini söyledim. Hoca düzeltmedi, önce anlam veremedi, sonra “gramatik olarak doğru” dedi. Sınıfın g. zekalısı oldum, artık yanlışlarım bile düzeltilmiyor. Belki de zorlamamalı, ama şakır şakır Japonca konuştuğumun hayali vazgeçmeme engel oluyor. わかりません.

Yagami’nin ‘hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım’ı

Birinin ona kendisiyle ilgili bir sırrı söylemesine kitleniyor. Bunun anlamını anlıyorum, fakat sinirlenemiyorum. Ne kadar kendimi Yagami’nin yerine koymaya çalışsam da olmuyor. Böyle bir meydan okumayı, aşağılama sayamazdım. Yagami benim uğradığım aşağılamaların yüzde birine maruz kalsa harakiri yapardı. Değil mi? Yapardı, yine de küçük hesaplara girmez, canını sıkan kimsenin adını yazmazdı deftere. Bu çok yüce bir ruh hali olmalı.

Kendime Light Yagami’nin anime olduğunu söyleyip dursam da, gerçekte de böyle insanlar olabileceği düşüncesi beni kıskançlıktan kudurtuyor. Bu o.ç üstelik dünyanın en sevimli animesini öldürdü. Acımadan. Ayaklarına masaj filan yaptırıp. (Mangada daha önce sözünü ettiğim eril erotizmden eser yok, fakat L yine çok cici) Mangada, Yagami kaltağına hak ettiği gibi bir ölüm çizilmiş. Şinigami’ye canını almaması için yalvarıyor ama Ryuk dinlemiyor:

Light’ın Onursuz Ölümü

Herhalde en ağır aşağılama bu olmuştur. Bu kadarı cidden rezilce. Yerine olmak istemezdim.

Ama Şinigami’nin “asıl güzel kısmı ölümden sonra başlıyor” demesine bakılırsa filmdeki Light’ın şinigami olduğu iması (ima değil düpedüz gösteriyor da niyeyse hayranlar arasında bu kısım imaymış gibi bir hava var) mangadan geliyor.

Peki Light’ı filmde şinigami olarak gösterenler neden L’yi cennette bir şeyler yerken göstermedi? L, Mello, Matt, bunlar cennette, tatlı tatlı takılıyor filan. Böyle şeyler neden yok?

Günün İlginç Bilgisi

Weaboo/Weeb, Japon kültürünü animeden ibaret sanan, konuşurken araya öğrendiği Japonca sözcükleri sıkıştıran, hayallerde yaşayan mallara denirmiş. Ne yazık ki tam olarak böyleyim şu an.

Günün İkinci İlginç Bilgisi

Fan service, hayranları için animelerin erotik biçimlere girmesiymiş. Misa Amane başlı başına böyle sayılabilir. Ama daha ilginci Death Note’un mangadan animeye uyarlanmasında var. Sadece ayak yıkama kısmı değil, L ve Light’ın çatıdaki konuşmaları da mangada yok. (Bazı başka şeyler de yok, üzdü)

ŞŞ