Duvarların Arasına Hapsedilen Simsler Canınızı Alacak

Bugün düşündüm. Acı da taklit edilebilir mi? Yapay bilinç doğal bilinçten daha süper oluyor mesela. (Acaba taklidi kendisinden daha süper başka bişey var mı. Güneşten, sudan, gezegenlerden… -Örnekleri çoğaltamıyorum, doğal olan çok az şey var ve bilinç bunlardan biriyse çok acayip. –Bilinç doğal bir şey mi. Şimdi de bunu düşünesim geldi. —Doğal ne demek ki. —-Bilinç hep yoktu, belki gelişti, gelişmiş şeyler de doğal sayılıyor mu. /Niye sayılmasın. //Niye sayılsın. ///Bilinç gelişti derken ona da yapaylık katmış olmuyor muyuz. Maymunlardan bu yana çok sular aktı, o sular akarken medeniyet gelişti, kesin doğal olmayan bir şeyler karıştırmışlardır içine. ////Bilincime güvenmiyorum şimdi ve çok kızgınım. /////Şeyleri birbirinden ayırmak. Kapa parantez. Yapay acı da belki insanın duyduğu acının misli misli üzerinde olacak. Çünkü sinirler on yüz milyon bin kat çoğaltılacak. Mümkün mü.

Ex Machine

Filmde buna çok hafif giriliyor ama yalandan yalandan. Yaratıcısı eveeeeet inan ki zevk alıyor filan diyor Ava için. Çünkü kızın .mına bir sürü kablolar filan döşemiş. Öyle bi şey mümkün değil bir kere. Zevk yine almaz. Canlı değil ki. Ama yönetmen böyle bir şeye inanmış olabilir. O yönetmen ilginç biri. Annihilation’da da algılarımın ötesinde bişeyler yapmıştı. Belki de mümkün yani, kabloların nöronlara dönüşmesi. Belki de ciddi ciddi olabilir böyle bir şey.

Televizyonda gördüğüm ilk insanımsı robot Kemal Sunal’lı bi filmdeydi, sanıyorum robot Fatma Girik’ti. Filmin sonunda sevilmediğini düşünerek intihar ediyordu. Böyle şeyler ödümü patlatıyor. Simsleri dört duvar arasına hapsedip çıldırmalarını izlemek gibi, ama onun çok daha gerçekçi olanı. Sanıyorsun ki insan. Hiç kimse Windows’un sürekli yeniden başlamasına ya da devirli bölmenin içinden çıkamayan hesap makinesine üzülmez, ama koda elbise giydiriyorsun ve sanıyorsun ki trajedi.

Ama acı yaratılabilirse, o zaman sahiden trajedi olur. Cansız bi varlığa acı ve hazzı yüklemek. Bunu düşündüm. O zaman garip bişeyler olabilir. Annihilation’un ve Ex Machine’in yönetmeninin de hoşuna gidecek bir şeyler olabilir. Çünkü acı duygusu zaman algısını da doğurabilir. Acının var olması ve geçmesi. Derken acının yeniden gelmesi ihtimali. Geçmiş, şimdi, gelecek. Belki de buradan gelmişizdir. Bırrr.

ŞŞ

365 DNI

kadın da adam da çok hoş sayılmaz ama bence çirkin değiller

Aliki’nin önerisiyle bu boktan dizi filmin ilk bölümünü izledim. İzledik. Tam sevişirlerken (filmin yarısından çoğunda bunu yaptılar zaten) balkondan içeri karafatma girdi (bitişik mi yazılıyor emin değilim ama google’a yazmaya korkuyorum), çok iğrençti. Sandalyenin üzerine çıktım, Aliki karafatmaya terlik fırlattı. (Geçenlerde Twitter’da okuyup denedim, en büyük fobimi ismimin başına getirince hiç hoş olmuyor. Halbuki insanların Ölüm Vahit, Ayı İrfan, Yangın Semiha gibi süper kombinleri olmuş. Neyse.) Terliği kaldırmaya ikimiz de cesaret edemedik, bir süre başında durup bekledikten sonra oturup salak filmi izlemeye devam ettik.

Böyle şeyler beni düşündürüyor. Film çok kötü, onun tartışılacak yanı yok ama en azından female gaze’e oynanmış. O female, tabii pek çok female’i karşılamıyor olabilir, ama Aliki’nin “bu filmi ilginç bi şekilde kadınlar seviyo ama erkekler hiç sevmiyo” demesinin “erkekler kötü film sevmiyor/erkekler soft porno sevmiyor”dan öte bir anlamı olduğuna inanmak istiyorum. XXX de benzer boktanlıkta ve genelde erkeklerin sevdiği/kadınların pek sevmediği bir film sayılabilir mesela.

Bunun neyle ilgisi var?

Erkeklerin sevmeyeceği filmler doğrudan ya da dolaylı, feminizm için hayırlı bi’ olay bence. Bu tarz şeyler female gaze’i çeşitlendirebileceğimiz bir zeminin oluşmasını sağlıyor. Ne bileyim. (Bugün alışveriş yapmayı ve centilmen-ama-icabında-sert (sert-ama-icabında-centilmen de olabilir emin olamadım) erkekleri delirtmeyi seven kadını tatmin etmeye çalıştıkları gibi yarın da mesela hızlı arabalara ve rastalı erkeklere zaafı olan kadınlar için boktan filmler yapılmasını bekleyebiliriz. -Yeterince yapılmadığını düşünüyorum böyle şeylerin. O yüzden bu film iyi yani. Çeşitlilik yani. Yani önce nicelik sonra nit. Kendimden sıkıldım.

Komik ve saçma şeyler kadınların başına gelince neden tedirgin olunuyor

Bence online ders sırasında mikrofonu kapatmayı unutup seks yapmak baya komik yani. Ama “Norveç’te yaşamıyoruz” uyarınca özel hayatın gizliliğinden ve hayat boyu duyulacak pişmanlıklardan girildi, okumaya gönderdikleri kızlarına ağlayan anne babadan ve kırsaldan gelecek olası dayılara kadar hesaplandı. Bu hesap kitapların sürekli yapılması görmediğimiz yerlerin de aslında cehennem olabileceğini sürekli hatırlatıyor ve bilimum ‘onu giymesen daha iyi’leri ve ‘sokağa bu saatte çıkma’ları körüklüyor. Bu sürekli uyarılma. Bu korunup kollanma. Bunun sadece yan etkileri var. Pratikte ise zaten bir s.ke yaramıyor. Yani sen bunun geyiğini yapmasan ve sosyal medyada yaymasan da eğer işin içinde bıçaklı silahlı abiler ve dayılar varsa iş tatsız bir yere varacak.

Bence olaylara “çok güzel keyfimiz var” diyen adamın kemiklerinin bulunmasına yaklaşıldığı gibi yaklaşmak daha sağlıklı olurdu. Bazı şeylere “hay allah be o kadar da gülmüştük niye böyle oldu ki” diyebilmenin daha sağlıklı olduğuna inanıyorum.

Keşke kadın ve erkek aynı anda olmasaydı.

Aşk-ı Memnu’daki Nesrin

Ne kadar iyi oynuyor.

Günün dehşetli düşüncesi

Atilla Taş, yıllar önce David Copperfield’in sırrını ifşa etmişti. Şimdi adam adayı bildiğini söylüyor. Bırrr.

ŞŞ

Render alamadım, save edemedim, duşta ağlayamadım

Sevgili blog bazen bir şeyi yanlış yaptığım hissi. Herkesin doğru yaptığı şeyi yanlış yaptığım hissi. Ve artık çok geç olduğu için soramamak. (Ben dinlenirken onlar öğrendi, şimdi öğreneyim diyorum ama yaşlanmışım aq)

Bilgisayarım g.t olduğu için neredeyse iki aydır frilensırım ama mobil değilim (üç elim var ama üçüncüsü sakat gibi bişey) Geçen hafta işlerimize “renk katmamız” istendi, ama hay aksi, tatile çıkmam gerekiyordu, bu yüzden şirketin verdiği bebek laptopla yola gittim. Buradan katarım rengi dedim (güzel İzmir), ama katamadım, yerine güneşin altında yattım, denize girdim, ayı gibi yedim, erkenden uyudum. Ayrıca wifi zayıftı ve şirketin laptopunu (ş.l.) sahile götürmek, ş.l ile porno sitelere gitmekten daha riskliydi. Dört günün sonunda yaptığım işe karşılık “pm, bu olmamış” denildi (şaşırmadım) ve benimle aynı işi yapan kişilerin işlerine bakıp biraz yol yordam öğrenmem söylendi. Haklısınızefenim dedim, izledim, yapmam gerekeni yaptım, 3 gün 3 gece kafa patlattım, ikinci denememi pazar günü sisteme yükledim, pazartesi denildi ki, “pm, bu da olmamış.”

Üçüncü denememi herkese (2 kişiye) izlettim (YETERİNCE DİNAMİK Mİ, BÖYLE ADİDAS REKLAMI GİBİ OLMUŞ MU?) ama it gibi gerginim. Eğer bu da olmamışsa, Adnan Ziyagil’in dediği gibi: “Yani, bunu düşünmek bile istemiyorum…”

Bugün 3 kez Envato’dan indirdiğim templatelerle boğuştum. Üçünde de yaptığım şeyin neye benzediğini göremeden Pr kilitlendi, her defasında auto-save’den medet umdum, her seferinde beni yüzüstü bıraktı (düşün sevgili, auto save’e giriyorsun, bekliyorsun ki emeğinin karşılığı değilse de ona yakın bir şey gelsin, ama hayır, auto save’in son işinde sen daha doğmamışsın, hatta senin için sevişilmemiş, donlar bile indirilmemiş, anan baban tanışmamış, hatta onlar da doğmamış) Sonra sövdüm bilgisayarıma, komşular filan duysun dedim, bene-na, kalemlikteki kalemleri gelişi güzel fırlattım, yelpazemi kırmaya yeltendim, kıyamayıp bıraktım, sonra dedim ki bari duşa gireyim damn it, duşta ağlamak istedim ama tam ağlayacakken hırsımdan duşun başlığını kırdım ve boruların her yerinden tazyiksiz sular fışkırdı, kıyamet gibiydi ama renderlanmamış, tel maşa bir kıyamet, binlere bölünmüş, gücünü ve işlevini yitirmiş, anayasa gibi, iktidarsız sevgili gibi, fabrigagızıgibi. Daha da hırslandım ve çıkarken duşun kapısını kırdım. Neden her şey benden daha az gürültülü, NEDEN.

(Ben çıldırıyorum hırsımdan, beni çıldırtan objelere hiç.bir.şey.olmuyor.)

Böyle zamanların cinleri

Böyle zamanlarda evrenin bilinçli olduğunu, benim bu acılarıma tanıklık ettiğini, bununla eğlendiğini, durumumun çok hoşuna gittiğini, bundan deli gibi zevk aldığını, hatta orgazmlara filan ulaştığını hayal ediyorum. Bu küçük, minik, salak felaketleri başıma musallat ediyor ve ellerini çırparak uzaklardan seyrediyor. Herhalde bir benimle uğraşmıyordur, hepimiz elinde oyuncağızdır, böyle bir evren ne kadar da sikko olurdu. Düşün.

-Düşündün mü hiç?

-Öf, hayır.

Eski çağlarda buluşan insanlar

1997 yılında İsviçre’ye gitmiştim ve cep telefonu icat edilmemişti. Ben, tek haneli bir yaşta, ayrı bir ülkede, dayımı görüp tanımıştım ya aklım almıyor, süpermişiz. Arada, ergenken intiharı düşündüğüm gibi, simkartımı bir bardak suyla yutup telefonla ulaşılmaz olmayı hayal ediyorum, geçen hafta 3 günü telefonsuz geçirdim ve bunun çok yanlış bir hayal olduğunu anladım. Ergen intiharı denli yalan, telefon olmayınca adresleri bulamıyorsunuz, arkadaşlarınızla buluşamıyorsunuz, ayrıca sarhoşken telefonunuzu zorla verdiğiniz seksi insanlar sizi deli divane arıyor ve ulaşamıyor. Bu, nasıl diyeyim, çok üzücü.

Eşeğini kaçırmışlar uyuyamamış

Aliki’yle niyetlendiğimiz Baba Zula konserinin pazar günü olması hasebiyle keşfettiğim bu beyi (kendisi cumartesiydi heyhat ben muhteşemliğine ayılmamıştım ve meeeh buna da gitmeyelim demiştim) çok sevdim, keşke daha çok -keşke dünyanın bütün şarkılarını coverlasa.

Bu şarkı çok güzel, Nikılıs Keyc’in oynadığı domujlu filmin eşeklisini şarkı yapmışlar, sucuk yapmışlar, öyle.

Bir kez daha aşk-ı memnu

Sevgili blog Aşk-ı Memnu’yu yine izlemeye başladım ve yine bir şeyler fark ediyorum. Mesela sondan bir önceki bölümde Behlül’ün Bihter tarafından tutulan ellerini burnuna götürüp bir an içi gidip sonra skym kurtulmalıyım bu illetten deyişini fark etmemişim.

Sonra şeyi de… Bu ikisinin arasındaki hiç de aşk değilmiş. Bir bok yemişler sonra da yediğimize değsin demişler. Daha ziyade Bihter demiş.

Bir de Behlül’ü anlamaya başladım bu defa, insan elinde büyüdüğü amcasını, çocukluğunu birlikte geçirdiği insanları nasıl terk edip gitsin (bunlara nasıl ihanet etsin kısmıyla kendi de yüzleşemiyor salak) Bihter’in birkaç aylık kocasına sırtını dönüp gitmesiyle B’nin ki bir değil, onun üzerine fazla gelinmiş. Gereçi Aliki’yle paylaştım bu görüşümü, uçkuruna sahip çıksaydı o zaman demeye getirdi.

Bu defa Kanal D’de izliyorum, ses kesilmeden, ama yorumları okumak için YouTube’dan da açıyorum aynı anda. Bu diziyi gerçek zamanda izlemiş olduğum için mutluyum. 14 sene öncesi çok eski geliyor ama perşembe akşamları dün gibi yakın.

Zam

Bugün zam talebimin (üç aydır haftada bir tekrar ettiğim talep) yüzde 90 olacağını söylediler. Ben salak bunu yüzde 90 zam gibi algılayıp fazla sevindim. Şimdi söylenen bebek zammın bile yüzde 10 olmayabileceğini düşünüp geriliyorum. Yıl sonuna kadar budur PM dediler, peki yıl sonundan sonra iki misli olur mu? “Böyle bir şey gündemimizde dahi değil.” Peki.

Almanya’da nasıl bu işler, dedim, videocular 4,5-5 bin bandında kazanıyormuş galiba? Yok canım, brütmüş o. Olsa olsa 3.5 alınırmış, o da çok sağlam bir portfolyo ile. Kafamı taşlara vurayım, keşke 5 yıl önce kurgu değil yazılım öğrenseydim. Yazılımcı ihtiyacı hiç bitmeyecekmiş çünkü tuvalete bile yazılımla gidiyormuşuz. Doğru.

Neden sinirlenince g.tümüzü değil dişimizi sıkıyoruz?

Ciddi ciddi, stresin neden böyle güzel etkileri olmaz? Geçen hafta yine diş plağımı çatlattım, enflasyon yükseldikçe daha fazla sıkıyorum, sonra gidip plağa para veriyorum, sonra ona verdiğim parayla yiyip içebileceklerimi düşünüp daha da hırslanıyorum. Doktore hanım dedi ki “sebebini bulman lazım”, sebebi belli, bulaşık deterjanı fiyatlarına bakıyordum. Aliki dedi ki, “tesbih çek”, eğer sevmiyorsan çaktırmadan cebinde çek (çok yanlış anlaşılabilir cepten tesbih çekmek) vücuduna zarar vermeyen bir takıntı geliştir. Mantıklı aslında. Düşüneceğim bunu.

Ebru Şallı ile g.t eritme egzersizlerine başladım. E. Ş’nin enerjisi beni sinir ediyor. Eğlenceli bişey yapıyormuşçasına o sinir şeyleri yapmak, illet. Aslında yoga iyiydi, karantina döneminde bunu rutine bağlamıştım. Karantina döneminde pek çok şeyi rutine bağlamıştım. Bi’ karantina daha olsa, birikenleri halletsem.

Atarlı LinkedIN

Yeni mezunlara çok ciddi bir atar gider var. Bugün LinkedIN’de yaşını başını almış bir bayın yakınmalarına rast geldim, yeni mezun gençler çalıştıkları yerde stajları bitip de kadro alır almaz LinkedIN’de titre’lerini editör yapıyormuş. “SEN NE ZAMAN GAZETECİ OLDUN”lar bitmeen şimdi de bu. Onu da yazmasınlar. İmzaladığım ilk sözleşmede titre’im editördü, karakola ifade vermeye gittiğimde polis beyler sistemde “editör” seçeneğini bulamamıştı. Aliki “Ay gazeteci yazın!” demişti. Ama işte, birileri muhtemelen s.k kadar maaş alan yeni mezunlara devletin sisteme tanımlamaya bile üşendiği bir titre’i de fazla görüyor. Vah.

ŞŞ

Ortaköy, Öfke, Ölüm ve Meme

Kleinus

Geçen hafta Aliki İstanbul’a geldi. Akşam yemeğe çıktık, sonra sahilde kahve içelim dedik, sahildeki tıklım tıklım cafelerde yer bulamayınca ona Ortaköy ve Beşiktaş arasında kalan ve içinde oturursak denizi izleyebileceğimiz cici bici cafe’den (Feriye) bahsettim. Tercih eder miydi? Neden etmesindi. Yürüdük. Yarım saat. Korkunçtu. (Aliki yolculuğumuz sırasında “İstanbul’un cehennemi eğlence kültürü”nden yakındı, daha önce geldiğinde bu kadar kötü değildi) İnsanlar kafalarını, bacaklarını, kollarını arabaların çeşitli yerlerinden çıkarıyor, martılar kaldırımdan, insanlar caddeden yürüyor, kıllı adamlar tarih öncesi bir Türkçeyle bağırıyordu. Dikkatimi çeken Aliki ve benim ödümüzü patlatan bütün bu korkunçlukların turistlere “eğlenceli” görünmesiydi. Onlar yolda darbuka çalmaya çalışan veya arabalardan fırlayıp bağıran kafalara gülümseyerek bakıyor, woaaaa, yeaaaaa gibi sesler çıkarıyordu.

Kabataş Lisesi’ni geçince Cafe’nin sandığım gibi ortada olmadığını, hatta neredeyse Ortaköy girişinde olduğunu fark ettim, üstelik cafe ve restoranın kapanış saatlerini karıştırmıştım. O kadar yolu geri dönmeye mecalimiz olmadığından saçma sapan bir “Ortaköy’de oturalım bari” teklifinde bulundum. İlk kez bayram haricinde Ortaköy’e gelmiştim, dehşetliydi.

Ortaköy aşırı kötü bir yermiş

90’larda Ortaköy’e geldiğimde “gençleri” görüp çekinirdim. Sanki diğer semtlere göre burada gençlerin sayısı yaşlılardan ve çocuklardan daha fazlaydı. Gençler Metallica tişörtleri filan giyer, ağaç kenarlarına oturup bira içerdi, kafaları renkli tokalı kadınlar, uzun saçlı adamlar “abi” diyerek konuşurdu. 90’ları aktif anlamda yakalayamadığım için üzülüyorum. Belki yine gömlek giyer saçımı da atkuyruğu yapardım, küçük çocukların ilgisini çekmezdim, ama Ortaköy’ü en azından Kadıköy kadar sevebilirdim. Bu kalabalık, bu kokular, bu gürültü, tatsız yemekler ve çay… Üzücü.

Vasiyet ayarları değişikliği

Geçenlerde “Facebook şifreniz…” diye bildirim aldım. Durduk yere. İşkillendim ve güvenlik ayarlarımı değiştirdim, girmişken “ölümümden sonra ne yapılacağı” kısmına da tıkladım. (Çünkü ya öldüm sanılırsam ve hesabım iyi niyetle ailemden birilerine verilirse, sonra ölmediğim anlaşılırsa ve ömür boyu bu utançla yaşamak zorunda kalırsam) Feysbuk bana pis pis sorular sordu ve iki şık ortaya koydu:

Ölümümden sonra hesabımı yakınlarıma bla bla…

Ölümümden sonra hesabımı sil.

Lan, aşırı sinir oldum. Ölümlü olduğum bana hiç bu kadar açıkça bildirilmemişti. Ne kadar emin olsa da insan, bazı şeyleri açık açık söylendiğinde idrak ediyor. Seçmesem yine idrak etmeyebilirdim ama gittim ikinciyi seçtim. Çat diye bildirim geldi ölünce hesabınız silinecek diye. Bok. Şimdi bunun derdindeyim.

Aslında memeyi düşünüyorum

Aliki’nin önerisi üzerine Haset ve Şükran’ı okudyorum. Ya ben bunu daha önce okumuşum ya da bir yerlerde alıntısını görmüşüm çünkü “Yorum niçin bu kadar geç gelmiştir, üstelik çok da uzundur.” cümlesi aklımda kalmış. İşte Kırmızı Oda’da görmek isteyeceğimiz bir replik:

“Yorum niçin bu kadar geç geldi doktore hanım? Üstelik çok da uzun. Sizin yüzünüzden çağrışımlarımı da unuttum!”

Bu kısa ve acılı kitabı bitirmeye çalışıyorum koridorlarda emeklerken kafasını duvarlara çarpan bebe hayali eşliğinde. O bebenin memeyle kurduğu ilişkiyi çözersem benliğim bütünleşecekmiş, analist tüm benliğime seslenebilecekmiş ve terapi bir şeye yarayacakmış. Hazin. Çocukluğuma inmek için bu kadar debeleneceğimi bilseydim o dönem daha dikkatli olurdum. 

Bir sürü şey hakkında bölük pörçük fikir sahibi olup hiçbir şeyi savunamamak

Fikir savunmak. Ne kadar zorlaştı lan günümüzde. Johnny Depp – Amber Heard davasının konuşulduğu bir podcast‘e rastladım ve iki bölümü dinledikten sonra fikirlerimin (A. H belasını buldu şeklindeki süper kalifiye fikrim) değişebileceğini düşündüm. Değişmesi için 70 küsur saatlik davayı takip etmem gerekiyordu ama, yapmadım. (Bu fikirella oluşurken de yapmamıştım) 70 küsur saatte yapılacak çok daha ilgi çekici şeyler var çünkü.

Dinlediğim podcastte kadınlar, j.d.’nin medyanın gücünü arkasına alıp nasıl a. h’nin üzerine gittiğinden bahsediyordu. Mesela a. h. makyaj malzemeleriyle yüzündeki yara izlerini kapattığından bahsetmiş, sonra o makyaj firması çıkıp demiş ki “biz o ürünü daha üretmemiştik o zaman” bu cevap g.t etmiş A. H’yi. (podcastteki kadınlar bunun firma için süper bir reklam fırsatı olduğundan bahsediyor, j. d.’nin nüfuzunu da düşününce hak vermemek zor cidden) Biraz çocukluğumu düşündüm o zaman. Lan, dedim, yetişkinlerle tartışırken hep böyle olurdu. Bir açığımı yakalarlardı, bir rakam hatası yapardım, bir ismi yanlış söylerdim ve yalancı çıkardım, mağdurken suçlu durumuna düşerdim. Bu ilk özdeşleşmemdi a. h. ile, ikincisi, j. d.’nin a. h’yi pasifliği ve tepkisizliğiyle delirtmesiydi, bana çok feci şekilde g.tlük yapıp yapıp sonra hiçbir şey demeyen cool Aliki’yi hatırlattı. Mesai saatimin başlamasına 5 dakika kala beni yarım saat kitleyecek bir iş çıkarmıştı başıma bundan üç yıl önce, ben buna çıldırdığımda da hiçbir şey demeden kapıdan çıkıp gitmişti. Böyleleri insanı çıldırtır.

Öte yandan şey de geliyor aklıma, her şey böyle başlamadı sanki. Zannederim a. h’nin rüzgarı ardına aldığı bir dönem oldu, bu itibarı geri alma davasından evvel. Fakat o zamanlardan hatırladığım tek şey de Aliki’nin “j. d. de g.tün tekiymiş Allah belasını versin” tarzı bir şeyler demiş olmasıydı, yani konu ilk ortaya atıldığında da bilgim yoktu.

Bunları bilmezken ve araştırmayı çok da istemezken, zihin yine de durmuyor. Sorun bence bilginin her yerde ve sürekli olması + zihnin durmaması. Böyle olunca ister istemez taraf olmak zorunda kalıyorsun. Dahası ergenlik öncesi bir KIZLAAAAR vs ERKEKLEEEEER saflaşmasına döndü olay. Bu bana çok slkça geliyor. A. H’nin kaybetmesine “Me tooooo me tooooo nereye kadar, g.tünüze girdi mi şemsiyeeeee” diyenlerden tiksiniyorum, j. d’ye hak veren herkesi anti feminist, bilinçsiz, erkek yalakası g.tlekler olarak gören kişilere de gıcık oluyorum.

Neyse. İşte böyle anlarda toplumsal cinsiyet normlarının geçerliliğini yitirmiş olduğu bir çağdan geriye bakan yabancı ve cinsiyetsiz biri varsayıp kendimi öyle izlemeye çalışıyorum, o zaman gördüğüm j.d. isimli kişinin düşüşü ve yükselişinden ibaret oluyor (a. h için de tersi) -bu da bir şeylerin ciddi ıskalanması demek, en nihayetinde tarihçiler bunun tam tersini yapmaya çalıştığı için tarihten bir disiplin olarak bahsedebiliyoruz -galiba.

SEN HİÇ EMİN OLMA BİR ŞEYDEN Y.RAK KAFALI KIZ

Bence 21. yüzyıl esnek olmamızı istiyor. Fikirleri çılgınca savunmamak lazım. Çünkü ortalama bir insanın fikri bundan 50 yıl önce paldır küldür değişmemeliydi, bu omurgalı olmakla ilişkili bir şeydi ama şu an sürekli doğruluğundan asla emin olamayacağımız bilgiye maruz kalıyoruz ve sağlam bir politik angajmanı olmayan kişinin yolunu kaybetmemesi zor. Sağlam bir politik şeyin de artık çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum çünkü nasıl güveniyorsunuz. Her şeyi ve herkesi savunan birileri çıkıyor ve bunların bazıları gerçekten çok zeki insanlar, içinden çıkmak mümkün değil. Garip şey.

Yine de neredeyse emin olduğum bişey var gibi. Bence hiç kimse sunulmak istendiği imaja sığamaz. Yani a. h ile ilgili bir imaj oluşturuldu sahiden de, j’nin etinden sütünden yararlanan ve eşini dostunu onun güzel evlerine yerleştiren, adamı hem sömüren hem boynuzlayan çok feci üstelik sosyopat bir tip -bunların art niyetli olduğu belli, hiçbir insan bu kadar basit değil çünkü. Neyse.

SQUID GAME

Uyy gozunu severim senin

Squid Game’in 2. sezon fragmanına düştüm, sonra 1. sezon fragmanına düştüm, sonra izledim birinci bölümü, “mugunghwa ggoti pieotseubnida” sahnesinden çok etkilendim. Oyuncak bebeğin kafasının 180 derece dönmesi çok egzorsisyeldi. Sonra gözlerinin bir o yana bir bu yana dağılıp herkesi pata pata pata herkesi vurması çok etkileyiciydi. Bazıları işi biliyor. Ciddi tırstım. Ama devamında pek böyle şeyler yoktu. Yine de izledim, sevdim. Kore yapımlarında gözüme batan mizaha biraz daha alıştım.

Oradaki kötü adam Instagram hesabında şirin şirin fotoğraflar paylaşıyor ayrıca kendisi yanılmıyorsam bir cat person. Yaşasın böyleleri. Kötü karakterleri canlandıran iyi insanları çok seviyorum.

Şok’a gittim, dayanışma vardı

Şok’a tuvalet kağıdı almaya gittim. (Karşı komşunun evinden çaldığım tek rulo bitince, mecbur kaldım) İki çeşit t.k. vardı. Kasada 50 küsur bir şey dediler. Dedim ki daha mı ucuzdu ki bi tane daha vardı, kasiyer hanım dedi ki evet, daha ucuz diğeri (kırk küsur bişey) arkamda sıra vardı, geçmelerini söyledim ve gidip daha ucuz olanını aldım, arkamdakiler öne geçmemi söyledi. SIRAMI ALMAMIŞLAR, BEKLEMİŞLER BENİ.

Çok hoşuma gitti.

Günün temizlik fikri

Hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yapmayı düşündüm -Haruki Murakami’nin bir kitabındaki bir karakter bunu yapıyormuş- perdeleri yıkamak, bazayı havalandırmak, camları silmek. Bunları yaparsam eğer, daha önce hiç yaşamadığım bir deneyimi yaşayacağım kısa bir süre için.

Vortex

Dişleri hariç güzel bence

Sevgili blog. Gaspar Noe’nin iğrenç filmini izledim. Çok etkileyici bir filmdi ve sonu ağzıma sıçtı. Adam sanırım izleyiciyi şoke etmek adına end titles’ı başa almış. (Ben bunun medeniyetsiz seyirciye ayar çekmek adına yapıldığını sanmıştım) Bitti ve pat diye FIN yazdı. Salonda yaklaşık bir dakika sessizlik oldu. Güç bela Aliki’ye döndüğümde, yüzünün darmadağın olduğunu gördüm. Kendisine bira ısmarlamayı önerdim, ertesi gün iş olduğu için reddetti, bu yüzden şimdi yalnız başıma içmekteyim.

Biramı alıp masanın başına otururken filmin kritiğini yapmak fikri güzel gelmişti, şimdi düşünüyorum, hayır hiç de güzel değil. Film üzerine bişeyler yazabilmem için bir şeyler okumam gerekiyor önce, sonra okuduklarımın üzerinden biraz zaman geçmeli ki onları kendi fikirlerim zannedip yazıya dökebileyim.

Neyse. G. N. ne anlatmak istemiştir’e girmeden düşündüğüm/hissettiğim şeyleri yazcam şimdi, o kadar bira aldım çünkü bir çıktısı olsun.

SPOYLIR

Film birinci yarıda bana şunları düşündürdü:

Aslında ikisi de Alzheimer. Ama herifin sosyal becerileri gelişmiş olduğu için bunu kendinden de insanlardan da gizleyebiliyor. Bir şey üretemiyor fakat üretiyormuş gibi yapıyor, kendine aşırı hayran, hatta megaloman, fikirlerinde boğulmuş, bir bok yaptığı yok, kitabından bahsedip duruyor ama ne yazacağını bilmiyor, yazmaya başlayamıyor, yazılarının başına oturup sevgilisini arıyor, entelektüel arkadaşlarını filan arıyor, piiii Edgar Allan Poe’nun lafını bile yeni öğrenmiş, o kadar kitap okumuşsun be adam, muhtemelen bunu da yıllar önce okudun ve unuttun, şimdi bunamamış arkadaşına satmaya çalışıyorsun, bak nasıl da başından savdı seni. -Tanıdığım birkaç bir zamanlar fırtınalar estirirdim adamında gördüğüm bir şeyi gördüğümü, G. N’nin bunu anlatmak istediğini sanmıştım safça.

Filmin ikinci yarısının başında yaşlılığı, bunun hepimizin (başına gelebilecek olan herkesin ve gelmeyeceğini bilmeyeceği için gelemeyeceklerin de) ortak belası olduğu gerçeğini, bu, inkar edilemezliği -çileden çıkarıcı sinir bozucu sikimsonik boktan iğrenç şeyi, bunu nasıl aşamayacağımızı, ileri gidemeyeceğimizi, eninde sonunda ona varacağımızı düşündüm ve arkamdaki kikir kikir çiftin de -film bittiğinde kikirdemiyorlardı- bundan 50 60 yıl sonra filmdekilerle aynı yaşta olacağını ve hepimiz sağ olursak, belki kilometrelerce uzakta aynı kaderi paylaşırken benim bu filmi, yanımda oturan Aliki’yi, arka koltukta kikirdeyen çifti, onların da artık yaşlı insanlar olduğu gerçeğini, bu keyif kaçıran, bu yürek sıkıştıran rezilliği düşüneceğimi düşledim ve dedim ki insanın yapacak bir şeyi olmalı lan, 50 60 yıl önce gittiği filmde arka koltukta oturan neşeli çiftin artık yaşlı, belki bunamış ve günleri sayılı kişiler olduğunu düşünmemesinin bir yolu olmalı, olmak zorunda, yoksa hayat çıldırmadan atlatılamaz. (Belki o yol, 50 yıl sonra bulunur.) Biraz da umutla düşünmeye çalıştım bunu fakat film ilerledi ve içimde umuda dair hiçbir şey bırakmadı. Klozet sahnesinden sonra serbest düşüşe geçtim, müptezel oğul-babanın “ev, yaşayanlar içindir!”iyle ürperdim ve ölen yakınlarım, henüz ölmemişler ve ölümlü olduğum gerçeği aklımdan geçerken, aklımı oyarken, ağzıma s.çarken, gidenlerin geride bıraktıklarının da göz açıp kapayıncaya kadar yok oluşunu, tüm anılarıyla, on yıllarıyla, bütün bir geçmişiyle tükenip gidişini izledim ve G.N’ye lanet ettim.

Adam filmi “beyni kalbinden önce decompose olanlara” adamış.

Daha 58 yaşında.

ŞŞ

Godfather, Deha, Enflasyon ve Nostalji

Dün Aliki’yle Atlas’ta izledik. Seyirci duygulandı müziği duyunca. Ekranda Godfather yazınca alkışladı. (Star Wars 7’de de böyle olmuştu) Bitince de alkışladı. Ben utandım ve katılmadım. (O zaman da utanmıştım) Larger than life insanlar avuçları patlayasıya alkışlar. Her vesileyle şenliğe katılır. (Bence çok mutlu olmak lazım böyle şeyler için) Neyse yani güzel film. Üçüncü ya da dördüncü izleyişim olmalı. Neredeyse her sahnesi ölümsüzleşmiş. Boş sahne yok. Böyle filmler çekilmiyor artık. Uzun uzun boşluklar, sessizlikler –

Rahatsız etmeyen dolu

Godfather gibi filmler çekilmemesi dehanın tavsamasıyla mı ilgili yoksa modernleşmeyle mi. Six Feet Under’daki Ruth, çiçek yapma kursunda bir buket hazırlamıştı ve hoca yanına gelip nefes alacak yer olmadığına benzer bir şey söylemişti. Sonra kadın boşlukların önemini anladı. Boşluklar güzel, iyinin altını çiziyor kimileyin. Ama aşırı iyi? Altı çizilemeyecek denli iyi? Olabilecek en iyi yani? O, takdir edilmek için vasata ihtiyaç duymaz. O zaman boşluk filan da gerekmez. Bugünkü sinema dehaları eskiler kadar süper değil mi, yoksa çağın ruhuna uymak için mi uzun sessizliklerden medet umuyor. Bunu düşünüyorum, öylesine. (Sanki ciddi ciddi düşünsem Godfather gibi bişi çekecem -üşengeçlik megalomaniyi körüklüyor)

Fiyatlar

Sigaramın fiyatını unutmuşum. Dün “Ne kadardı?” dedim, 25’miş. “27 değil miydi, zam geri mi çekildi?” Yo, çekilmemiş. Bugün bira alırken aynı şey oldu. 23’ten aldım. “25 olmamış mıydı?” Olmamış. Garip zamanlar. Oturduğum apartmandaki dairelerde kiralar arası fark fazla açıldı. Benden 5 kat aşağıda, kot 2’de oturan komşumun kirası benimkinin neredeyse iki katı. Alt çaprazımdaki daire yabancılara kiralandı, benim ödediğim kiranın dört katını ödüyorlar. Bu enflasyon b.ku birilerini ciddi zengin edebilir. “Birilerinin kriz gördüğü yerde fırsat gören” insanlar için güzel zamanlar olmalı.

Devrimcilerin nostalji düşmanlığı

Kendilerine devrimci demeseler de, devrimcilere duydukları süper saygıları dolayısıyla “devrimci” olduklarına kani olduğum birkaç kişinin nostaljiye nefretini işitmişliğim var. S.kerim nostaljiyi havasındaydılar. Sebebini çözemiyorum. Bir de yanılmıyorsam 140 Journos’un son videolarından birinde konuşmacılardan biri (Levon Bey?) şuna benzer bir laf ediyor: “İnsan geçmişteki kendisini özler geçmişin kendisini değil”.

Yahu, değil be.

Ben kendim çok boktandım mesela 90’ların ortalarında fakat 90lar şeker gibiydi. Sırf İstiklal’deki ağaçlar, Sinem Han ve Serkildoryan yerinde olduğundan ve Kızılkayalar henüz günahsız olduğundan da değil. Sonra Paris çok güzeldi 2010ların ortasında ama ben yine tadına varamamıştım çünkü işsiz ve yalnızdım. -Ki Paris 10 yıl öncesinden çok da farklı değildir yani burada mesele nostalji değil. Burada mesele bence insanın “şimdi ve burada” duygusuyla geçinememesiyle ilgili, ki bu yüzden “carpe diem” totoloji değil aforizma gibi algılanıyor, anı yaşa ama içinde olduğun rezil anı değil, içinde olmadığını.

“Şimdi, burada” abartılıyor

Asıl güzel olan “şimdi, orada” olmak.

“Şimdi orada” olmayı çok isterdim, orası neresi olursa olsun, o yüzden Baudlaire’e nerede değilse orada iyi olacakmış gibi gelmiş, o yüzden Şanar Bey Şimdi İstanbul’da olmak istemiş (anasını satayım), Nazım Hikmet’in Piraye’yi uzaktan düşünmesi, şiirler yazması filan hep ondan. -Ne istediğini bilmediğinden filan değil. Bence.

Peki bu s.kimsonik paradoks psikoterapiyle çözülebilir mi.

Veya insan şimdi burada olup da şimdi orada gibi hissedebilir mi. -Balkonda ve denizde sanki olabiliyor. -Bunları çoğaltmalı. -Bunlar insanın mekandaki kendilik algısını şaşırtıyor, iyi geliyor.

Geçmişte gibi hissettiren yerler

Benim için, Sıracevizliler, Sıraselviler bir de Gayrettepe. Oraları çok seviyorum lan. Oralar hiç bitmesin.

Gerçekten seks yapabilen kimse var mı.

Seks konusunda herkes yalan söylüyor. Buna kani oldum. Birileri yaşadıkları şeyleri bire bin katıp anlatıyor, birileri hayallerle gerçekleri karıştırıyor, kötüsünü atıp iyisini cilalıyor ve birileri çok fazla porno izliyor -porno sıkıntılı, neden sıkıntılı, bize ekseriyetle normalde göremeyeceğimiz açıları gösteriyor -hayır, aynalar çare olmaz çünkü aynaya bakan partner de rahatsız edicidir, pozisyona göre ensesine filan vurasınız gelir çünkü muhatabının farklı açılardan nasıl göründüğünden çok kendisiyle ilgilenmektedir partner, o da insandır sonuçta.

Kimsenin seks yaptığı filan yok. Herkes seksi taklit ediyor. Porno izleyen bakirler ve bakirelerin taklit edişi fazla çiğ; biraz eyyam görmüşleri daha rafine ama eninde sonunda o da oynuyor. Mesele kişinin cinsel ilişki sırasında haz almasıysa eğer, gözler bir noktaya sabitlenir, nefes alış düzensizleşir, burun delikleri genişler, hiç de seyirlik görüntü değildir. Karşı tarafın hazzıysa, oral seks sırasında gereksiz atraksiyonları kesip atmak gerekir ama kimse makine gibi yapmak istemez o işi, kendi tarzını geliştirmek, ruhunu katmak filan ister ve saçmalar. (Çünkü olgunlaşacak, geliştirilecek bir şey yok orada, seks ilk çağlardan bu yana bildiğimiz seks). Partner de o çabaları takdir etmek adına ımmh ummh gibi sesler çıkarır. Yalandan yalandan. Çünkü hakiki inleme de güzel bişey değildir. -ŞİMDİ BÖYLE DİYORSUN. BELKİ GERÇEKTEN YAPABİLENLER VAR?

Seksi bihakkın yapabilen kimileri

Paris’te, Aliki’nin bir ev arkadaşı vardı. Biz üç arkadaş gece dışarı çıktığımızda bu Aliki -Rosa’ydı ismi- gecenin ilerleyen saatlerinde hepsi Meksikalı arkadaşlarıyla belirirdi, onun peşinden barlara girip çıkar sonunda yorgun düşüp evlere dağılırdık. Rosa eve mutlaka biriyle, bazen iki kişiyle dönerdi. Rosa’nın bu halleri Aliki’yi biraz tedirgin ederdi. Arkadaşının sağlığını düşünüyordu, biraz da evindeki eşyaların çalınmasından filan korkuyordu. Geceleri Rosa’nın bağırtılarından uyuyamadığından yakındığı bir gün gözlerini kocaman açıp “Seven lines…!” demişti, “Line ne demek” demiştim.

Rosa eve getirdiği kişilerin sonradan yüzüne bakmazdı. Aliki, Rosa’nın çığlık çığlığa seviştiği herifler tarafından sonradan telefonla arandığında nasıl panik olup meşgule attığını gülerek anlatırdı. Biz de gülerdik ama çok da anlam veremezdik. Rosa seksi seviyor mu sevmiyor mu. Belki yaşlandığında “gençliğimi yaşadım” diyebilmek için yapıyordu bunu. Belki de o kadar çılgın şeyler yapıyordu ki sonunda adamlardan tiksiniyor, yüzlerine bakası gelmiyordu -bunu biraz anlıyorum fakat devamlılığını çözemiyorum. İnsan böyle bir şeyi nasıl sürdürebilir. Yok edici, yıkıcı bir şey miydi acaba Rosa. Kravatlı, ciddiyetli, ağır kitaplar okuyup iyi müzikler dinleyen, kaliteli şaraplar içen adamların ipliğini pazara çıkarıp rezil edip köşeye fırlatıveren filan. Ne bileyim.

Sonra Aliki’nin “fantezi dünyası çok geniş” arkadaşı vardı. Tek eşli biriydi, Aliki’nin anlattığına göre o da iyi sevişiyordu. Onun maceralarını Aliki’den dinler hayret ederdim.

Bir de Lille’deki bir Aliki vardı. O detay vermezdi ama hiç geçinemediği sevgilisiyle yıllardır ayrılamamasını olağanüstü cinsel yaşamlarına bağlardı, o zaman gıpta ederdim ve düşünürdüm, acaba nasıl bir şey lan.

Biraz şeye benzetiyorum. İyi oyunculuk gibi. İyi oyunculuk çok rahat görünen ama aslında yapılışı hiç rahat olmayan bir şey sanki. Çok rahat olayım derseniz Flash tv gibi olur. Kamera ikiyle çarpar, tiyatro üçe beşe böler, yani yerine göre abartmak yerine göre gizlemek lazım, her halükarda diken üstündesin, rahatsızsın. Belki yanılıyorum. Belki asıl oyunculuk bu rahatsızlık duygusunu aştıktan sonra başlıyor. Belki seks için de böyledir. Anyways.

Kabus

Kabus gördüm yine. Gözüm yarı açılıyor, gördüğüm şeyle cebelleşiyorum. Onunla alay ediyorum, ona can vermeye, korkutmaya çalışıyorum çünkü ödümü patlatıyor. Sonra dokundum kabus nesnesine. Elleri vardı, parmaklarım onunkilere değdi ve dedim ki, hassskee. Kabusun yaratıcısı da dedi ki, “Al işte, gerçek, bak, parmakları da var, haydi sıkıysa korkma şimdi.” Uyandım. Sabahın köründe yan odadaki eşya taşıma seslerini dinledim, sorumluluğumdaki evin soyulduğunu düşündüm, gidip bakmak ve hırsızlara kızmak yerine Kuzey Güney’i açıp uyumaya devam ettim. Öğlende gittim, her şey yerli yerindeydi. Kabuslara bir çözüm bulmalı.

Kuzey Güney

Kuzey Güney’i üniversitedeyken, 15 Temmuz’dan sonra beni vatan haini olmakla suçlayan ama o zamanlar -uyyy, güzel zamanlar Gezi’den önceydi, 15 Temmuz’dan önceydi, bozulmamıştık, şendik, nefistik- çok iyi arkadaşım olan Aliki’nin annesi izliyordu, bana önermişti. Serseri Kıvanç Tatlıtuğ fikri aklıma hiç yatmamıştı ama Aliki’nin annesi diretmişti: Valla ben de düşününce hiç yakıştıramamıştım ama olmuş olmuş. Kıvanç iyi oynuyo, vallahi çok iyi oynuyo, izle!

Geçen ay Merve Boluğur ne yapar ne eder diye merak edip Ekşi’ye girdim, “Bizim için Kuzey Güney’in Zeynep’idir forever” tadında bir entry’nin üzerine Kuzey Güney’in Zeynepli sahnelerini izledim ve diziye tutuldum. Kıvanç Tatlıtuğ bence iyi bir oyuncu. Sesini, tonlamasını bu kadar değiştirebilmesi filan… Hapisten öncesi ve sonrası… Hele Güney’e (bak Gezi yok, 15 Temmuz yok, sen bok var gibi kardeşini sınıyorsun, fatal error) oyun ettiklerinde, “Ölmüş… ölmüş…” diye rol yapamayışı… Rol icabı rol yapamamayı becerebilmek, ne bileyim, bence süper bir şey.

ŞŞ

.

Airbnb, Netflix Sıkıcılığı, Kemerburgaz ve Yaşlanmak

Brigitte Bardot bize bir şey anlatıyor

Komşum kiracısı olduğu evde 10 yılı doldurduğu için ev sahibi kirasına çılgın zam yapmış. Böyle bir yasa varmış. Interestung, bilmiyordum. Kendisi bunun üzerine yazı şehir dışında geçirip evini Airbnb üzerinden yabancılara kiralamaya karar verdi. Geçen hafta komisyon karşılığında müşterilerle ilgilenip ilgilenemeyeceğimi sordu, böylece bir zamandır düşünegeldiğim taşınma fikrinden vazgeçtim. Gerçi hala kafam gidip geliyor. Levent’te çok güzel bir ev var sevgili blog, çatısında jakuzi yok ama İstanbul’u yukardan görüyor. Salonun ortasına küvet koyup camlara içeriyi göstermeyen film taktırabilirim, bu hayal beni çıldırtıyor. Ama işte komşu diyor ki: “Evlerimizin yeri çok iyi PM, bunu değerlendirmemiz lazım!”

Böyle komşular insanın hayatını Fransız romanlarına dönüştürebilir.

İşler güzel gelirse aldığım maaşın yarısı kadar bir ek gelirim olacak. Şimdilik karım geçen hafta çıkan misafirin dolapta bıraktığı bir şişe Gordon’s, yarısı içilmiş Jack Daniels ve ne olduğunu anlamadığım Rus içkileri. Hoş.

Kemerburgaz’da Hayat

Aliki ve zevcesi geçen hafta beni Kemerburgaz’a davet etti. İnternetteki fotoğraflarda yeşillikler, köprüler, yapay göller filan vardı. Gittiğimde pek de öyle olmadığını gördüm. Yolculuğum yanlış durakta beklediğim, sonra kahve alırken otobüsü kaçırdığım için, sonra da yanlış otobüse bindiğim için 2 saat sürdü. G.t donduran soğuklarından dolayı çok fazla yürümedik, otobüse binip Göktürk diye bir yere gittik. Bir sürü kafe bir aradaydı. Rüya saçmalığında geniş ve boş mekanlar vardı. Tatlılar ekseriyetle bayattı ya da biz yanlış tercihler yaptık. Dönerken, gece içeriz diye birkaç bira aldık, sigaralar hızla azaldı ama iki paket olduğu için sonun yakın olduğunu anlayamadık, anladığımızda tekellerin hepsi kapanmıştı.

Gece 01.00 sularında muhabbet anlamadığım bir şekilde “Batı’nın Ukraynalı ve Suriyeli mültecilere karşı takındığı ikiyüzlü tutuma” geldi, sarhoşluğun tesiriyle bir şeyler söyledim, birkaç dakika içinde kendimi “Mülkiyeli hocalarından bir b.k öğrenememiş Batı yalakası/Arap düşmanı/kültürel faşist” konumunda buldum. Bunu reddedemeyecek kadar sarhoş olduğum için savunmaya geçtim ve zırvalamanın dozunu arttırdım. İsrail’in kuruluşu meselesi açıldığında titreyip kendime döndüm, karşımdakiler Hamas’ı Taliban’la karşılaştırdığında dellendim ve onlara Filistinlilerin vatanını Yahudilere altın tepsiyle verdikleri için çemkirdim. Sonrasında tükürükler saçarak birbirimizi çelişkiye düşmekle suçladık. O zaman ben sigara istedim. Çok istedim. Ve tuvalete gittiğimde aklıma taksiyle Nişantaşı’na gidip sokağımdaki tekelden sigara alıp Kemerburgaz’a dönmek geldi. Aliki ve zevcesi bunun iyi bir fikir olmadığında diretti. Bunun üzerine telefonu alıp civardaki tekelleri bir bir aradım ve yarım saatin sonunda nihayet tekellerden biri 25 lira servis ücreti karşılığında birkaç şişe bira ile bir paket sigara getirmeye ikna oldu. Sigaralar geldikten sonra bir iki tane içip uyuduk. Sabaha kadar kabus gördüm. Bunlardan en kötüsü Zati Sungur ve Sunay Akın’ın stand up yaparken birbirine girdiği, sonra ikisinin bir olup benimle dalga geçtiği rüyaydı.

Dönüşte kartımda bakiye olmadığını söyledim, bankadan para çekerken pazarları saatte bir gelen bir dizi otobüs önümüzden geçti. Kartıma para yüklerken bakiyemin yeterli olduğunu gördüm. “He he he” diye güldüm Aliki ve zevcesine. 1 saat sonra bindiğim otobüste inene kadar ayakta gittim. Pazar gününü kendime gelmeye çalışarak geçirdim.

Netflix’te ilginç bir şey olmuyor

Sandra Bullock’un hapisten çıkıp marangozluk yapmaya çalıştığı bir film izledim. Ters köşe sevmiyorum ama Netflix’te izlediğim filmlerin hiçbirinde beklenmedik bir şey olmadı. Ya öyle ya böyle olacak, diye izliyorsun. Ya öyle, ya böyle oluyor. Netflix filmlerinde bir şeyler eksik. Sandra Bullock da yaşlanmış. Ben ergenken bu kadın romantik komedi filmlerinde oynardı. Julia Roberts gibi. O da yaşlandı. İkisinin de ağız yapısını beğenmezdim, ama bu ikilinin şimdiki haline bakınca bir kez daha anlıyorum ki yaşlılık başka bir şey. Yaşlılık, insana, kötü çıktığı fotoğrafları bile özletiyor. O yüzden 1 kötü çıktığımız fotoları silmiyoruz çünkü a. Onlar gözümüze güzel görünecek. b. Onlar bize “zaten eskiden de tipsizmişim” tesellisi verecek. 2:

87 yaşındasın ya şimdi sen

Şimdi sen 87 yaşındasın ya, hani diyordun ya bu yaşa gelmem, kapıları açmak, otobüslere binmek, merdiven çıkmak, yemek yemek, aşık olmak, seks yapmak niye zor olsun filan diye düşünüyordun ya… Onları yapmak hiç de öyle kolay değilmiş. Aslında hep zormuş, eskiden sana kolay geliyormuş. Filan. Böyle düşünmek lazım. Çünkü Brigitte Bardot’ya oldu böyle. Yani olmuştur bence. O otobüse binmiyordur tabii.

Neden yatakta zıplamıyorsun mesela? Ben 10 yaşında kendi kendime söz vermiştim, kovalamaca oynamaktan, yatakta zıplamaktan filan 30 yaşından sonra da vazgeçmeyecektim. Sıkıcı yetişkin olmayacaktım. Bunların cazip gelemeyeceği bir hayatım olmayacaktı. Ama oldu. O yüzden işte, galiba şey yapmak lazım… Kolay ve mümkün olan her şeyi sürekli yapmak lazım. Çünkü sürekliliği yok bunların. Bak Brigitte Bardot neydi ne oldu.

Hazin.

ŞŞ