Ölümlü Olmak/Anime Olmamak

Çocukken müfettiş Gadget’a aşık olmuştum. Gadget aslında bu hikayedeki Matsuda’ya benziyordu. -Bu hikayedeki Aizawa da Mithat Bereket’in gençliğine benziyor.- Anyways. Çocukluğumda çizgi film karakterleriyle evlenemeyeceğimizi öğrendiğimde mutluluk katsayım düşmüştü. Sonraki en büyük mutsuzluk kaynağım ölümlü olmaktı, muhtemelen ikinciyi daha önce öğrenmiştim ama bunun ciddi ciddi başıma gelecek olduğunu idrak etmem çok daha sonra olmalı.

SPOYLIR.

L’nin ölümüne çok üzülüyorum.

Zaten anime olduğu için onunla bir şansım yoktu. 1979-1982 yılları arasında doğduğu için ölmeseydi de yaşlanıp tipsizleşecek, muhtemelen şeker hastası olacak ve hiç çekilmeyecekti. Bir de muhtemelen L beni sevmezdi. Vasat bulurdu. Sevse bile -kek yerdik- aşkıma karşılık vermezdi. (Cinsel yöneliminden ötürü) Fakat bu şekilde ölmesiyle hepten imkansıza dönüştü.

Ne ara L’den hoşlanmaya başladığımı kestiremiyorum. Herhalde izleyen herkese aynı şey oldu. Önce “bu ne be.” dediler, sonra yavaş yavaş kafası gelmeye başladı. Yagami ile aralarında cinsel bir gerilim olduğunu, 25. bölümde düşündüm. Seriyi ikinci defa izlediğimde başka detaylar yakaladım. Mesela Misa, Yagami’ye beraber yatmayı teklif ettikten sonra “utanmana gerek yok” dediğinde L bunu hınzır/kayıtsız biçimde tekrarlıyor.

Sonraki “Bunu neden bu kadar ciddiye alıyorsun ki?”sinde sanki “sen de benim gibi eşcinselsin işte, ikimiz de biliyoruz kasma” der gibi bir hali -belki de yok. Belki benim yorumum bilmiyorum. Başka insanlar başka başka detaylar yakalamış, L Misa’nın g.tünü ellediğinde Yagami çok kıskanmış filan. Olabilir. İki genç güzel ve zeki erkeğin birbirini öldürmek için sinsi sinsi işler çevirmesi bizatihi erotik. (Interview with the Vampire’da vardı bu tema) İnsanlar bunu anlamış. Nitekim google görsellere L+Kira+erotic yazınca muzır hayranlarının bin bir güzel işine rastlayabiliyorsunuz. Önümüzdeki günlerde bunlardan ilhamla 25. bölüm için alternatif bir son hazırlamaya çalışacağım.

Japonlar Öldürüyor Sevdiğini

Bunu düşündüm. Bu iki süper adamın sonunun da böyle bitmesinin, yaratıcılarının Japon olmasıyla bir alakası var. Bu insanlar Pinokyo gibi minnoş bir anlatıyı bile büyük bir trajediye dönüştürmüştü. (Kashi no Ki Mock) Birinden biri sağ kalsaydı, muhtemelen ilahlaşmayacaktı, acısı göğsümüze oturmayacaktı ve daha kolay unutacaktık. Ama ikisi de zarafetle kalp krizi geçirdi ve ölümsüzleşti.

Rahat uyuyun güzel erkekler.

Animeleri sipariş ettim. Sanırım basılı versiyonda L’yi Şinigami değil Yagami kendisi öldürüyormuş. Görmek isterim bunu. Bu sırada interneti biraz karıştırdım. Yagami’nin sebebi olan mal ve ondan biraz hallice olan Mello -aslında başka bir animede oynasaydı bu insanı beğenirdim-, aslında L’nin çocukları olarak tasarlanmış. (Birinin şekere zaafı, diğerinin otistik tavırları vs genetik mirasmış yani) Ama karakterlerin yaratıcısı daha sonra L’yi seks yaparken hayal edememiş (tamamen kendi kısırlığı) ve neticesinde L yetiştirme yurdunda bunlara kötü kötü alışkanlıklar öğreten abi durumuna düşmüş. -Saçma. L onlara huyunu suyunu aktarmazdı bence.

Günün İlginç Bilgisi

Acı acı güldüm buna.

Keşke gerçekten böyle demiş olsaydı.

ŞŞ

Mini Öykü: Die Aşk-ı Memnung

Aşk-ı Memnu’daki Cemile bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında Nihal Ziyagil’e dönüşmüş olarak buldu. Önce anlamadı, “Eyvahlar olsun, ben buraya nasıl geldim, uyurgezer mi oldum ne” diyerek fırladı yataktan. Sonra tuvalet masasının aynasında kendisini gördü. Dehşetle merdivenlerden aşağı indi, mutfakta çay demleyen babasının yanına koştu:

“Baba baba, bana bir şey oldu, elimi kolumu tanıyamıyorum!”

Babası önce anlamaz gözlerle suratına baktı, sonra gülümseyerek “Tövbe estağğğğfirullah! Sen de benim, kızım sayılırsın elbet laaaati lokumum!” diyerek yanaklarını sıktı.

Bunun üzerine Cemile hüngür hüngür ağlamaya başladı:

“Baba, beni tanımıyor musun, ben senin kızınım Cemile’yim, görmüyor musun!?”

***

Havamda değilim. Halbuki eve gelirken güzel bir fikir gibi görünmüştü.

Fizyoterapiye gidiyorum sevgili blog. Ama yazmıştım galiba bunu. Biraz yavaş sonuç alınıyor. Graston, boğazımda inip çıkan asansörü önce salıncağa sonra giderek daha yavaş sallanan bir salıncağa, son olarak ağaç kovuğu gibi bir şeye dönüştürdü. Fakat o şey hala var, hala orada. İnsanın bir travması var ise, bunun somut bir dayanağı olup olmadığını düşünmesi iyi olabilir diye düşündüm. Öyle düşündüm yani, bu geçirilen bir kazaysa mesela, kaza sonucu esnekliğini yitiren uzuv, incinen organ, değişen vücut olabilir. Kafa göz dalmalı kavga sonucu bir insanla ayrı düşmekse, o insanın yokluğu değil kavga sırasında alınan darbelerin varlığı olabilir. Varlıkla ilgili bir şey yani. Onun üzerinde durmak lazım. Kişi kendinde önceden var olmayan, sonradan gelişen şeylerin olup olmadığını sorgulamalı, travmasını kurcalayanlar genelde tersini yapıyor ama sanki. Yani ben hep öyle yapageldim. Bilmiyorum ne kadar doğru. Düşündüm öyle bir.

***

Başarının ne olduğunu düşünüyorum. Hem iyimser hem gerçekçi bulduğum tanımı, kişinin kafasına koyduğu şeyi yapmasıydı. Bu platonik aşığı bulup ilan-ı aşk etmekten, film çekmeye, sigarayı bırakmaktan kansere çare bulmaya kadar insanlığa yararlı ya da faydasız pek çok şeyi içerebilir. Ama mesela kimsenin izlemeyeceği bir film, reddedilen aşk filan bunlar neresinde duruyor başarının. Onları düşünüyorum. Başarılı olmak ne. Bazı kendimden küçükler var, çok şey başarmış. Kıskandığım insanlar ekseriyetle YouTuber’lar. Onlar hem üretken, hem seviliyorlar hem de sevildikleri kişilerle birebir ilişkiye girme külfetine katlanmak zorunda değiller. Süper bir olay gibi, ama mesela Enes Batur… Başarılıdır aslında, ama bu güzel bir şey mi. Bu mesela pek kıskanacağım bir başarı olmayabilirdi. Ama insan ne kadar dürüst kendine, emin olamadım belki de sinsi sinsi Enes Batur olmak istiyorumdur.

***

Bly Malikanesi’ni izledim geçtiğimiz aylarda. Orada şey var… Ay. Yazasım gelmiyor hiç. Halbuki blog yazmak hayattaki ufak tefek birkaç rutinimden biriydi. Yitiriyorum giderek.

***

The Tale

Aslında The Tale filmi beni epey düşündürdü. Güzel filmdi. Özellikle kadının çocukluk yaşını tekrar hatırlaması, geçmişte bıraktığı kişilerle girdiği kendi içinde diyaloglar, yabancılaşmalar, baya iyiydi bence. Belki, insanın deneyimlediği kötü şeyi, deneyimlediği sırada korkunç olmadığını düşündüğü bir şekilde deneyimlemesi daha garip bir şey oluyor. Nazi Almanyası’yla yüzleşmek de belki bu yüzden zordu. O an insan, anlamıyor ne bileyim. Acaba nasıl bir dönemden geçiyoruz.

Buna da yazamadım, üstünden çok gün geçti.

Gençleri Harcamak

Kendimle ilgisi olmayan en güncel üzüntü kaynağım bu. Porçay’a dört yıl iki ay istemeleri çok canımı sıkıyor. Ortaokulda aşık olduğum haylaz bir çocuk vardı, bu çocukcağız arkadaşlarının da hocalarının da ağzına sıçar fakat ben ezik olduğum için bana kibar davranırdı. Sonra bunu pis dövdüler. Ona üzüldüğüm gibi üzülüyorum şu an. Uzaktan uzaktan, içim acıyarak.

İnsanların neşesini soldurmak isteyenlere çok kızıyorum. Bazıları da hayattan tokat yemese. Nedir yani. Bazıları da hayatı üçgenin sivri ucuna gider gibi değil de geniş geniş yaşasa. Neşe saçsa ve zırvalasa. Neden kimsenin tahammülü yok ki neşeli insanlara. Ki o kadar neşeli değildir yani illa bir derdi vardır, herkesin olur. Ne bileyim. Keşke Hollanda’da filan doğsaydı bu insan.

I Daniel Blake, Ontolojik Hayvanımız, Kafeinsiz Kahve, 1 Kadın 1 Erkek, Fizyoterapi

I Daniel Blake’i izledim. İçime öküz oturdu. Daniel Blake’in yaşadıklarını mikro ölçekte sağlık sistemimiz yaşatıyor bana bir zamandır. Ben herhalde bir şeyleri yanlış yapıyorum. Dahiliye tarafından gastroenterolojiye sevk edilmek için iki saat gidişli dönüşlü yol teptim -182’ye bir hafta sonunda ulaşabildim, dahiliyeden randevu alabilmek için bir o kadar uğraştım- sonuç olarak yeşil listeye alındığımı söyleyip gönderdiler. Bunun bana şimdilik faydası olmadı çünkü henüz hiçbir hastanede gastroenteroloji bölümünden randevu almayı beceremedim. 2 hafta sonrasına da randevu alınamadığı için günaşırı sapık gibi 182’yi arıyorum. Düşmüyor.

Demek bu yüzden kuyruklar yok hastane önlerinde. Halı altına süpürmüşler. Kuyruk olmuyor ama telefonlar kilitleniyor. Belki sosyal devlet dediğimiz aslında kuyrukların görünmez olmasıyla ilgili bir şey. (I Daniel Blake düşündürüyor bunu) Gelişmiş ülkeler, aslında gelişmemişliği iyi saklayabilen ülkeler. Ama gelişmemişlik belli bir dozu aştığında saklanamaz oluyor, delilik gibi. Bu kuyruklar da acaba saklanamaz hale gelir mi. 182’ye ulaşmaya çalışanlar nerede delirebilir mesela. Daniel Blake binaya grafiti olarak yazmıştı mesela. Böyle şeyler güzel. Ama tekrarlandıkça anlamını yitirebilir.

Filmle ilgili dikkatimi çeken bir miniş şey oldu. D. B’nin genç ve zıpır komşuları, aynı sistemin açığını bulabildikleri için köşeyi dönme potansiyeli olan kişiler. D. B ise bunu yapma gücü olsa da yapmayacak birisi.

Herkesin bir ontolojik hayvanı…

…olduğunu düşünüyorum. Kişi bu hayvanla kendini özdeşleştiriyor. Bebekliğin belli bir evresinde olan bir şey olabilir. Lacan’ın ayna evresi gibi bir hayvan evremiz var, evde evcil hayvan varsa o hayvan oluyor bu. Kişi bir şekilde kendini, varoluşunu o hayvanınkiyle eşitliyor, belki hayvan da anne ve babanın aksine tümgüçlü olmadığından, o hayvanla özdeşleştiriyor kendini. Onlar sonra cat person, dog person oluyor. Şuradan hareketle düşündüm:

Biri Twitter’da yazmış:

“dövülerek öldürülen bir köpek videosu var. hayvan önce direniyor,kendini dövdürmemeye çalışıyor. kafasına aldığı darbelerden sonra ise sersemliyor,korkup siniyor. belki daha fazla vurmaz diye direnmekten vazgeçiyor ve üst üste aldığı darbelerle ölüyor. anlatılan bizim hikayemiz.”

Okurken beni hiç rahatsız etmemişti anlatımı. Gelen yorumların ardından -benzetilenin benzeyenden çok daha vahim/korkunç olduğundan hareketle adamı duygusuzlukla ve edebiyat paralamak için hayvanların başına gelen vahşeti meze etmekle suçlamışlar- rahatsız etti. Bir de üzerine köpek yerine kedi koyunca hepten sinir oldum. Böyle insanlar nasıl var diye filan düşündüm.

İşte buradan hareketle, buna “duyar kasmak” diyenlerin ontolojik hayvanının olmadığı ya da bu hayvanın köpek olmadığı, buna içtenlikle dellenenlerin -dellenmesi gerektiğini düşündüğü için dellenenlerin değil- ontolojik hayvanının kesinlikle ve kesinlikle köpek olduğu sonucuna vardım.

Bu durum belki bir çok şey için böyledir. Bir tanıdık unsur, ontolojik bir şey -insan arıyor. Bebebkliğinde bağ kuranlar-kurmayanlar vs. Ama yetişkin olduklarında onları geçmişi öyle böyle diye değil de duygusuz/duyarlı ekseninde bölüyorlar bence bu tatsız ve haksız.

***

Kafeinsiz kahvenin verdiği his biraz, nezleyken kahve içmek gibi.

***

1 K 1 E izliyorum

Daha doğrusu dinliyorum. Çizim yaparken zıpır zıpır konuşuyorlar. Aşırı derecede homofobik ve transfobik olduğunu fark ettim. Vay be nereden nereye diyecek oldum ama muhtemelen saçmalıyorum. İnsan küçük dünyasına kalite geldiğinde bunun genel bir şey olduğunu sanıyor. Homofobi ve transfobi alabildiğinde yerinde duruyor. Hatta bugün şakası dahi yapılmayacak denli marjinalleştirildi. Evet aslında iyi bir şey yok sanırım.

Bölüm altına yapılan “ne şeker çift” minvalli yorumlar sinirimi hoplatıyor. Her bölümde kadın adamın parasını harcıyor, harcayamadığında yalvarıyor, seksi numaralar yapıyor ya da agresifleşiyor. Sürekli evlenmek istiyor ve fakat adam hiç oralı olmuyor. +Kadın aldatılmış, bunu sindirmiş. Adam bunu dünyanın en sıradan şeyi gibi… Üf! Kadın erkek ilişkilerinin çok boktan bir örneği. Fakat Demet Evgar çok tatlı.

Adezyon/Scar Tissue

“Bunun çaresi maalesef yok” lafını duymamak için sekiz aydır gitmediğim doktor, gittiğimde bana tam olarak bunu söyledi. Sizi, dedi, narkoz verip tekrar açar kapatırız, ama daha iyi olacağınızın garantisi yok. Daha kötü olmayacağı kesinse razı olduğumu söyledim, ona da olumsuz yanıt verdi.

Adezyon, dokuların birbirine yapışması neticesinde hareketin kısıtlanmasına yol açan bir illetmiş. Bunun bu olduğunu biliyordum ama masajın sahiden çözüm olabileceğini bilmiyordum. Ülkemizde masaj küçümseniyor. Masaj aslında mucizevi bir şey. Adezyon illetinden insanları kurtarabilecek olan şey bu. Youtube’da scar tissue ve adhesion anahtar kelimeleriyle masaj videoları izlenebilir ve belli bir basıncın üzerine çıkmadan denenebilir. Belli bir basınç üzerine çıkmak gerektiğinde -daha ileri adezyonlar için- fizyoterapiye gidilmeli.

+Bu adezyonlara, ölü dokulara botoks ve benzeri enjeksiyonlar da uygulanıyormuş. Deneyimlemedim ama bunu yaptığını söyleyen merkezler var.

Basit hastalıkları ya da rahatsızlıkları olan kişiler, hastanelerde şifa bulamadığında fizyoterapiye kesinlikle şans vermeli.

Başlık Atamıyorum

Çok uykum var çok.

***

Geçenlerde -haftalar önce- kendi fikirlerine hayran olma konusunu benden biraz daha ileri götürmüş bir Aliki’yle tartıştım. Zor oluyor. Feminist Alikilerin benimle konuşurken nasıl hissettiğini anlar gibi oldum. Sinir oluyorlar. Dimağları açılmıyor. “A, evet, buradan da bakılabilir” demiyorlar, bunu kesin olarak anladım. Bu, güvenli bölgede otururken orası da çarpık, burası da şişmiş, şurası da patlak tespitleri gerçekten para etmiyor. Ama bunu anlamak korkarım değiştirmeyecek beni. “İdeal dünya olsa böyle olur” mantığının bu dünyada işlemediği gerçeğine insan o ideal olmayan dünyada yeterince acı çekmeden yeterince aldırış etmiyor. Yine de bundan sonra birileriyle tartışacak olursam o Aliki’yi hatırlamaya çalışacağım. Daha yazardım ama sıkıldım.

***

Bunu eyledim:

***

Salgın insanları vücudu üzerine düşünmeye zorluyor. Belki genelledim, bilmiyorum. Birkaç haftadır suratımın balon gibi şiştiğini düşünüyorum. Çekiştirip orasına burasına bastırınca gerçekten ödem sorunum olduğunu anladım. Bu ödem hep vardı da arttı mı, koronavirüsle alakası var mı, ciddi bir hastalığın pençesinde miyim, yoksa sadece az mı su içiyorum diye düşünedurayım -güzel Türkçemiz- meselenin ödem olduğuna ikna olduğumdan beri oturduğum yerde boğulacak gibi oluyorum. Sanki derimin altında o ödem baskı yapıyor, kafamı nereye oynatsam orada birikiyor, kulaklarımı çınlatıyor, dengemi bozuyor filan. Dikiş iğnesiyle suratımı patlatasım var.

-Neden toplu iğne değil.

Bir bu, bir de her b.ka itiraz eden iç sesim.

Belki de yok aslında böyle bir şey. Genel yaşlanma hali. -Aliki böyle dedi. Önce beni Masumlar Apartmanı ve mantı vaadiyle kandırıp evine attı, sonra da yüzüme kahkahalarla gülerek yaşlandığımı söyledi.- Eğer öyleyse onun çaresi zaten var. Ya da zaten yok. Bilmiyorum yaşlanmak mı daha iğrenç korkunç estetik operasyonlar mı. -Yaşlanmak.

Bu his daha önce bacaklarımda sebebini anlamadığım kaşıntının ardından olmuştu. Gözle görülür hiçbir şey yoktu ama deli gibi kaşınıyordum. Kaşınma hissi derinin altından geliyordu. Mal gibi internete girmiş, abuk sabuk şeyler okuyup deri altı parazitlerinin bu kaşıntıdan mesul olduğu korkusuna kapılmıştım. Boşta kaldığım her an dışardan gelip vücudumu istila eden mikroorganizmaların bacaklarımda yukarı aşağı koşturduğunu düşünüyordum. İnsanın vücudu üzerine düşünmesi korkunç bir şey.

***

Aklım gidip geliyor. Bugün güzel bir şey düşünmüştüm yolda yürürken. Onu yazayım demiştim. Unuttum gitti. Yazık çok da güzel bir fikirdi.

Sınıflar Arası Flört, Çirkin Olmak, Fakir Olmak, Estetik, İfşa, Alay.

Sevgili blog.

Şunu anlamaya çalışıyorum. Ciddiyetle. Gökkubbe altında t.şak geçebileceğimiz hiç mi bir şey kalmadı?

Bu kıza ekşi’de bir sürü laf ettiler:

Pelinsu hanım ve kendisiyle “muhabbet, sohbet” etmek isteyen iyi kalpli adam

Buna çok üzülmüşler.

“Kendisine insan gibi tanışmak için mesaj atan adamı fotoğrafıyla beraber deşifre etmek…” demiş biri.

Yani, sen maruz kal amlı kız. Adam seni beğendi. Adam seni s.kmek istiyor. Tüm Türkiye’nin duymasına gerek yok. Profilin ifşası -artık nasıl bir profilse saklamalı-, mesajların ifşası -artık ne demek istemişse sohbet/muhabbet derken, demek ki özel- falan baya bi ifşa sözcüğü geçiyor yorumlarda.

Sanıyorum metoo dalgasından sonra gelmesi paylaşımın “ifşa” olarak algılanmasına yol açtı. Oysa kadının taciz edildiği gibi bir iddiası yok. İfşa değil, gönderilen bir mesajın dalga geçme maksadıyla paylaşılması var yani ortada. Niye? Çünkü kadın bunu komik bulmuş, bulabilmiş -Bravo, ben böyle mizahi yaklaşamıyordum 20’li yaşlarımda.

Bazı şeyler göreceli değildir. Adam her türlü estetik kritere göre çirkin. Bu çirkinlik doğuştan bir anomali neticesinde değil muhtemelen kötü beslenme ve bakımsızlık neticesinde olmuş. Engelli değil yani. Şişman. Saçı kötü. Filan. Ve muhabbet-sohbet deyişinde herkesin anlayacağı bir şey var. Öte yandan kadın, kendini de olduğu şekliyle beğenmemiş ki estetik mestetik yaptırmış. Yani biri, kendini daha güzel yapma isteğiyle para verip narkoz almayı, acı çekmeyi göze almış, diğeri boğazdan kesmek yerine ayı gibi yemeyi tercih etmiş ve armut mindere dönmüş. Bunlar sevişecekler. Ayı öyle istiyor çünkü.

Dünya kötü bir yer. Ama çirkinsin diye alay konusu olmanla daha kötü olmadı, tanımadığın biriyle güzel diye “sohbet etmek” istediğinde ne kadar kötüyse o kadar kötü.

Benim Yirmili Yaşlarım

Bundan on yıl kadar önce, profil fotoğrafımın nispeten daha düzgün olduğu zamanlar, diğerleri kutusuna bakınca canım sıkılırdı. Bu mide bulantısını yaşamayan bilmez. Seks yapmak istemeyeceğiniz birinin “tanışabilir miyim”ine maruz kalmak kötü. Taciz değil, ama kötü. Tipini hoş bulmadığınız birilerinin sizinle çırılçıplak yatağa girip cinsel organını sizin cinsel organınıza sürttüğünü hayal ettiğini bilmek… Iy!! O yüzden diğerleri kutusuna gelen at hırsızı kılıklı tiplerin fotoğraflarını paylaşıp “ilgi orosbusu” (adı İlgi olan Aliki geliyor aklıma bu tabiri duyduğumda, acaba üzülüyor mudur ki, eheh) ilan edilen kadınların çoğunun bunu ilgi çekmekten ziyade midelerini bulandıran bir şeyle başa çıkma çabası olarak yaptığını düşünüyorum.

Facebook Çirkinleri

Sanki kadınları rahatsız etmek isteyen bir grup adam var ve çirkin olmak için özel bir çaba harcıyorlar. Tecavüzcü/tacizci değiller, sadece güzel/bakımlı/estetikli kadınlara gıcık oluyorlar. Bütün dertleri onların midesini bulandırmak. Tanımadıkları kadınlara sosyal medya üzerinden de’leri da’ları, mi’leri mı’ları ayırmadan yazıyorlar, keyiflerini kaçırmak için “sohbet-muabbet” filan diyorlar. Kedinin sevimli olduğunu bilmesi gibi sanki bu insanlar da çirkin olduklarını biliyor ve bunu abarttıkça abartıyor. Doğuştan değil çabalanarak kazanılmış, sahiplenilmiş ve kadınlara silah (su tabancası eşdeğeri) olarak doğrultulan bir “edinilmiş çirkinlik.”

Profil fotoğrafları, olabilecek en kötü ışıkta ve en yanlış açıdan çekilmiş. En iyi hitimalle, kendini pazarlamak gibi bir derdi o kadar yok ki, çok basit bir “kamerayı düzgün tutayım da az da olsa bir şeye benzeyeyim” muhasebesi dahi yapılmamış. Ya da bu kadar mal, bunu dahi düşünememiş ama istiyor ki

TANIŞABİLİR MİYİZ SOHBET MUHABBET KONU KONUŞMAK.

İsyan ediyorum! (şakacıktan)

İnsan çırılçıplak yanına üstüne altına yatıp cinsel organını cinsel organına sürteceği (ya da ne bileyim Aydınlanma’yı konuşacağı) kişiye yaklaşırken, biraz, çok az da, olsa hoş görünmek için çabalamalı.

Bunu yapmayan herkes dillere düşmeli.

Tiroidle İlgili Şeyler/1

Tiroidle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum sevgili blog.

Gerçekten çok fazla şey okudum bununla ilgili 1.5 sene içinde ve bu kadar kafayı taktığım bir konuda safi düşünüp hiçbir şey üretmemek sinirimi bozuyor. Arada bir buraya bir şeyler çevirip koysam hiç değilse diyorum ama bu da çok tuhaf kaçacak. Belki de kaçmaz bilmiyorum.

Şimdilik, dün uykumu kaçıran -sabah dokuza kadar uyuyamadım ve 12’de kedilerim tarafından uyandırıldıktan sonra yine uyuyamadım- mevzuu üzerine yazacağım. Stop Thyroid Madness diye bir site var. Tiroid çılgınlığını durdurun diyor yani. Doğal tiroid hormonunun insan üzerinde yarattığı mucizeler üzerine. Kullanıcıların siteye gönderdiği fotoğraflar, t3 hormonunun sadece kilo vermede etkinliğini değil, yüzde yol açtığı belli belirsiz, belki kişinin ancak kendisinin fark edebileceği değişimleri de ortaya koyuyor. Hipotiroididen (ki tahlil sonuçlarınıza göre hipotiroidi sayılmayabilirsiniz, buna aldanmamalı) kaynaklı ödem yüzden çekildiğinde göz kapakları ve gözaltlarındaki şişlik kayboluyor, çene yapısı yeniden ortaya çıkıyor, yorgun ve yaşlı hal gidiyor. Mesela aha:

2 aylık aralıklarla yüzde görülen değişim

Gelgelelim sitede “yeniden insana döndüm”, “neredyse normal bir insan oldum”, “sağlığıma kavuştum” diyen bu insanların çoğunun kullandığı doğal tiroid hapları (Türkiye’de yok) dünyada doktorlar tarafından pek fazla önerilmiyor ve nadiren reçete ediliyor. (Hatta yabancı forumlarda doğal tiroid hormonu reçete edecek doktor bulamamaktan yakınan, bulabilmek için yıllarca bekleyen, nihayet hayatlarını değiştiren doktorlarına çılgınca tapan pek çok kişi görebilirsiniz) Bunun iki sebebi var:

1-Doğal tiroid haplarında sentetik tiroid haplarındaki gibi bir standardizasyon yakalanamıyor. Teknolojinin gelişmesiyle epey yol alınmış -eskiden yapılmış araştırmalarda, bazı haplarda ilacın üzerinde yazanın üzerinde t3 ve t4 olduğu, bazılarında ise hiç tiroid hormonu olmadığı dahi görülmüş- ama yine de bir Euthyrox bir Levotiron kadar güvenilir değil. Fazladan ya da eksik alınan her mikrogramın hastaya çarpıntı/yorgunluk/fibromiyalji/saç dökülmesi gibi dönüşleri olduğu düşünülürse, bunun önemi herhalde daha da iyi anlaşılır.

2- Doğal tiroid haplarındaki (genelde domuz tiroidinden üretiliyor) t3 oranı sağlıklı bir kişinin tiroid bezinden üretilen/dolaşıma sokulan t3 oranının üç dört kat üzerinde.

Hillary’nin bir bildiği olmalı

Yine de ilginç bir şekilde mesela ABD eski başkan adayı ve daha bir sürü şeyi Hillary Clinton FDA onayından geçmemiş olan (ki araştırdığıma göre hiçbir doğal tiroid ekstresi onaylanmamış) Armour adlı doğal tiroid hormonunu kullanıyor. İnsan düşünüyor haliyle. Kadın yıllardan beri de çok memnunmuş.

Biraz bu t3 t4 olayından bahsedelim şimdi. T4 tiroid bezinden salgılanan temel hormon, diğeri t3. T3 aslında aktif t4 hormonu, yani tiroid bezinin ürettiği t4’ün tiroid bezi dışındaki dokularda hücre içine alınarak T3’e dönüşmesi gerekiyor. Metabolizmayı hızlandıran ve insan olmamızı sağlayan asıl hormon bu, t3. İşte Hashimoto hastalarında (ki hipotiroidi hastalarının yüzde 95’ini teşkil ediyor) ve ameliyatla tiroidi alınmış hastalarda temel sorun t3’ü yeteri kadar alamamak. İlk grupta vücut t4’ü t3’e çevirmede zorlanırken ikincide tiroid bezi hiç olmadığı için ve vücudu doğrudan üretilen t3’ten mahrum kaldığı için sorun yaşıyor.

Çevrim sürecini hızlandırmak için Selenyum takviyesi, şekersiz glutensiz beslenme, stresten uzak durma vs öneriliyor. Tiroid hastası olmayanların da yapabileceği, ama kimsenin kolay kolay yapamayacağı şeyler. (Mesela ben koronavirüsten sonra bunu artık hiç yapamadığımı sanıyorum ki marttan beri uyumak hepten işkenceye dönmüş durumda)

Bu da yetmezse ek olarak t3 tedavisine başlanabiliyor. Piyasada bulunan ama bulunmayan, bazen bulunan, bazen artık olmadığı söylenen, üretilip üretilmediğini çözemediğim ilacın adı Tiromel. İnternetteki forumlarda biraz gezinirseniz, bazı vücut geliştiricilerin de buna meylettiğini görebilirsiniz. Çoğunluk buna girişenleri ateşle oynamamaları, vücut yapayım derken kalpten gidebilecekleri yolunda uyarıyor ama muhtemelen tiroidi gayet güzel çalıştığı halde bu ilacı alan manyakların sayısı az değil. Gelgelelim tiroidi çok da düzgün çalışmadığı halde bu ilacın varlığından haberi olmayan, dahası tiroidinin düzgün çalışmadığının bile farkında olmayan insanların sayısı çok daha fazla. Bunun birkaç nedeni:

1 Aile hekimleri artık tahlillerde t3’e bakmıyor.

2 Tahlil sonucundaki referans değerler optimum değerlerle bir değil. Yani t3’ünüz normal değer aralığında olabilir ama bu sizin “insan olmanıza” yetmeyebilir.

3 Endokrinologlarda t4 ve tsh’a bak, gerisini siktir et eğilimi mevcut. Bu yüzden mesela anti TPO’su, anti-tg‘si yüksek olan gizli Hashimoto hastaları da uzun süre hasta olduğunu bilmeyebiliyor.

Doktorlar sallamıyor

Tiroid konusunda gittiğim doktorların genel tavrı buydu. Kayıtsızlıklarıyla sahiden hayatımın içine ettiler. İlk gittiğim doktor -Türkiye’nin en iyilerindenmiş, bilmiyordum- nodülün olduğu lobun alınması gerektiğini söylediğinde, ona ısrarla daha sonra ne olacağını sormuş, düzgün cevap alamamıştım. İnternetten yaptığım aramalarda kanser durumunda ikinci ameliyattan, radyoterapiden vs bahsediliyordu ama doğrudan soru sorabildiğim, işinin uzmanı olan kişi sadece “sonrasına sonra bakarız” diyordu.

Sonra ikinci bir görüş almak için başka bir doktora gittim deli sikmişti çünkü, ikinci doktor bir yandan yüzde ilkilik olan kanser ihtimalini ne diyeyse yüzde kırka çekip benim ödümü patlattı, bir yandan da “amaaaan ne var canım sadece her gün bi tane ilaç” alacağımı söyledi. O zaman beni düşündüren gerçekten de, her gün bir ilaç almanın zorluğuydu. Ya unutursam/ya depresyona girersem vs. Şimdi geldiğim noktada, başına gelecekleri tahmin bile edemeyecek olan zavallı kendime çocukluğuma acıdığım gibi acıyorum. Sahiden çok yazık. Anyways. Sonuç olarak 1.5 sene önce, ya kanser isem diye g.t korkusuyla tiroidimi komple almalarına izin verdim ve anladım ki Woody Allen haklı değilmiş, “iyi huyluymuş” dünyanın en güzel lafı filan değil. Sapasağlam ve kansersiz organım gitti, patoloji sonucuma duyduğum kırık sevinç giderek hayattaki temel mutsuzluk kaynağıma dönüştü. Şimdi aile hekiminden radyoloğa, hemşiresinden tiroid hastasına kadar herkes boynumdaki izi gördüğünde aynı muhabbeti açıyor ve sonunda da diyor ki:

“Vaaaah vah. Tüüüüüh tüh. Yazık ayol, nodül yüzünden tiroidini mi aldılar. Keşke izin vermeseydin.” 😦

Kendi kendinin doktoru olmak isterken kalpten gitmek

Evet. Yeterince bilgiye sahip olsaydım bunu ben kendime yapamazdım mesela. Ama bunu size hiçbir şeyi doğru düzgün açıklamayan doktorlar yapabilir. O yüzden KAMU SPOTU***SAĞLIKTA ŞİDDETE HAYIR***DOKTORLARI DÖVMEYİN***ÖLDÜRMEYİN***HEMŞİRELERİ DE***CİNAYET KÖTÜDÜR*** kendi kendinizin doktoru olabiliyorsanız olun. -Olabiliyorsanız olun. Olamıyorsanız bulaşmayın. Doktorunuz internetten bulup kendisine önerdiklerinize sinirlenebilir, bu anlaşılabilir bir şeydir. Karşınızdaki insan doktor, bunun eğitimini almış 6 yıl üstüne ihtisas yapmış kim bilir kaç yıl, ama siz de insansınız, saksı değil. Onun da bunu anlaması lazım. Eğer anlamıyorsa, kendi çözümünüzü bulmaktan başka çareniz yok.

Tabii bunu yaparken tahlilleri aksatmamak lazım. Mesela kişi, Tiromel‘e başlayacaksa ya da yurtdışından FDA onaylı olmayan ilaçlar getirtmeye kalkacaksa zırt pırt kan değerlerine baktırmalı ve kendini mümkün olduğunca dinlemeli. -Ben şu an dinliyorum mesela. Hatta kendimi dinlemekten uyuyamıyorum. Yasal reçetesiyle bana verilen ilaç, çarpıntıya ve kas seğirmelerine yol açıyor ama bundan yakındığımda sorunumun psikolojik olduğu cevabını alıyorum. Neden? Çünkü tahlillerim normal. Optimum değerlerden bahsedecek olduğumda doktorun cevabı hazır: “İnternetten bakma.” Peki ya benim deneyimlediklerim? Peki tiroidim gitmeden önceki hayatıma özlemim? Onun cevabı da belli: Psikiyatrist. Çünkü bir de o sizin ağzınıza etsin.

Düşünüyorum. Kafasına göre Tiromel ya da kafasına göre antidepresan alan hasta mı yoksa devlet hastanesinde yarım saat konuşup, tahlillerinde 2 değerinin min ve max.ın dışına taşıp taşmadığına bakılarak eline reçeteli ilaç verilen tip mi mutluluğa daha yakın? Belki ikisi de değil. Belki de tiroid, depresyon ve muhtemelen başka pek çok rahatsızlığın çözümünde asıl sorun, düzgün bir seçeneğinizin olmamasından kaynaklanıyor. Yanlış hayat doğru yaşanmaz gibi bir şey. Kendi adıma ben, terapistler ve cerrahlar tarafından getirildiğim bu yarraq gibi noktada, bundan sonra doktorları değil kendimi dinleyerek yanılmayı seçiyorum.

***KAFANIZA GÖRE İLAÇ KULLANMAYIN YOKSA ÖLEBİLİRSİNİZ***

ŞŞ

Kurumsal Sapıklık, Menajerlerine Yol Veren Az Ünlüler

Vodafone sizi aramaktan usanmıyor

K. R.

Vodafone ve Digitürk‘ün başını çektiği bir rezillik. İnsanları arıyorlar, delirtene kadar arıyorlar, siz diyorsunuz ki “Gerçekten vaktim/imkanım/sabrım yok”, ama onlar vazgeçmiyor. Vodafone beni şimdiye kadar en az on farklı numaradan aradı, her biriyle yaptığım sonuçsuz (“hayır gerçekten, ilgilenmiyorum kampanyalar ile, hayır farklı bir tarifeye geçmek istemiyorum, gerçekten şu an iskeledeyim vapura biniyorum, aramayın beni artık, kırmızı listeye filan alın, kimse aramasın”) görüşmelerin sonunda hepsini engelledim. Bu aramalar, özellikle birinden haber bekliyorsanız, mesela bir iş başvurusundan sonra vs geldiğinde çok sinir bozucu oluyor. Tanımadık numara görüp heyecanlanıyorsunuz ama ya bant çıkıyor ya da İYİGÜNLERVODEFONE‘DANARIYORUM İSMİM AYLİN.

Bana ne.

Bunun adı gerçekten sapıklık değilse nedir bilmiyorum. Çağrı merkezi deneyimim olduğu için bundan Aylin‘in sorumlu olmadığını biliyorum, ama bu kendisine gıcık olmama engel olmuyor. Bu sapık her kimse adını adresini eşgalini istiyorum! Kim Aylin‘e beni zorla aratan! Sistem deme sisteme hiçbir şey işlemiyor!!

Yine çağrı merkezi deneyimim dolayısıyla, o aramaların bir kısmının aslında müşterinin lehine olduğunu biliyorum. -Çok defa rezervasyonu durduk yere iptal edilen müşteri, gururu ve öfkesi nedeniyle kendisine vermeye çalıştığım daha iyi konaklama fırsatlarını reddetti. Bu durumda karşınızdaki o kadar sinirlenmiş oluyor ki, zararı karşılama önerinizin altında da bir çapanoğlu arıyor ve parasının yanmasını tercih ediyor.- Fakat bunu çok iyi gizliyorlar. Zırt pırt ve yerli yersiz aramalarla delirtilen müşteri, artık söylenenin menfaatine olup olmadığını dinleyemeyecek hale gelmiş oluyor. Yani düpedüz iki tarafı da mutsuz eden ve hiçbir işe yaramayan bir sistem çağrı merkezi dediğimiz şey.

O yüzden de,

olmamalı.

Burada aslında çağrı merkezinin tacizciye ne kadar benzediği üzerine bir şeyler yazmaya niyetliydim (Facebook’un ne kadar şizofreniye benzediği yolunda benzeri yapılmıştı birilerince) alakasız saçma sapan bir şey oldu. Neyse. Ellemiyorum. Demek ki kapasitem bu kadarına yetiyor.

Kapasitesini Olduğundan Yüksek Zannedenler

Diye güya başlığa bağlıyorum.

Burcu Bakdur üzerine biraz düşündüm. Aslında ondan önce bir kız vardı Nedir‘i sunan, biraz sert bir kadındı, ben onu severdim. Burcu Bakdur bebek gibi konuşan gızlar familyasından sempatik mi itici mi pek çözemediğim biriydi. O işte, Nedir‘den ayrıldıktan sonra kaybolmuş, Ekşi‘de öyle diyorlar.

Baktım, gerçekten de bir şey yapmıyor. İnternetteki varlığı son bulmuş. Gerçi Instagram’da bol bol fotoğraflarını paylaşıyormuş. Bazıları seksiymiş, bunu eleştirmişler. Pek anlayamıyorum. Bizde tuhaf bir seksilik düşmanlığı var. Doğası gereği vücudunu göstermek zorunda olmayan hiç kimsenin seksi fotoğraflarına katlanamama hali. Kızıyorum buna.

Seksi Olma Hakkımız Engellenemez

Seksi doksanlar

Her kadının ve adamın yumuşak ışıkta vücutlarının belli bölgelerini sergileyip erotik erotik bakmaya ve bu yüzden kınanmamaya hakkı var.

Konu dağıldı.

Neyse Ekşi‘ye baktım biraz, “hayatının hatasını…”, “kariyerini bitirdi…”, “g.t kalkması…” filan yazmışlar. Önce tam ünlü ol ondan sonra böyle maceralara gir demişler.

Aslında Spice Girls bunu yapmıştı. Kariyerleri zirvedeyken menajerlerinin g.tüne tekmeyi vurmuşlardı. Sonrasında gayet güzel işler yaptılar, ama şimdi düşünüyorum Geri’nin ayrılmasıyla olaysız dağılan grubu menajer bir şekilde bir arada tutabilirdi. Belki Geri‘yi de gölgede bırakacak bir şey bularak, belki onu kalması için ikna ederek, bir çözüm bulurdu işte. Menajerler böyle şeyleri bilir, krizleri çözmek onların işidir.

Neyse, Geri‘nin de işleri iyi gitmemişti. İlk soloları patladı, sonra dip. Belki kalsaydı Spice Girls de bozulacaktı. Ama kadın hayatı boyunca sorgulamıştır, ayrılmasam nasıl olurdu diye.

Üzücü.

Taklitçilik, Esinlenme, İlham, Özeleştiri

Sevgili blog, bugün bir avuç takipçisi olan kanalım için birisi “çakma Kalt” kabilinden bir yorumda bulundu. Kafamda birden sirenler çalmaya başladı. EYVAHLAR OLSUN/NE DİYEYİM ŞİMDİ BEN/AGRESİF OLMAYAN/İRONİK VE SEVİMLİ Bİ CEVAP VERMELİYİM/ASLINDA DEFAKTO’YU TAKLİT EDİYORDUM DESEM?/TAKLİTLER ASLINI YAŞATIR DİYE PİŞKİNLİĞE VURSAM?

Aliki dedi ki, saçmalama lan, yorum aldığına sevin, bi şey de yazma, gerek yok.

Bir diğer Aliki, “Ee etkileşim almışsın ne güzel, bu iyi bişey” dedi. (Etkileşim bence sinir bozucu.)

O da tepkisiz kalmamı söyledi. Genelde bir şeyi yapmamak, yapmaktan daha cazip geldiği için dediklerine uydum. Lakin içime dert oldu. Eski videolarımı kurcalayıp acaba hangisi taklit gibi diye düşün düşün beynimi yedim. 15 saniyelik videolarım sahiden biraz şey, esinlenme, belki, yani. Bir videomda da, çok bilinçsiz sayılmayacak şekilde Defakto özentiliği vardı. Ama ne bileyim özgün şeyler de yaptığımı düşünüyorum. Üf bilmiyorum. Bu aklıma getirdi:

Her Gördüğünü Çalan ve ‘Bu Benim Eserim’ Diyen Bok Gibi İnsanlar

İlk okul birdeydim, etüt odasında resim çiziyorduk. Karşımdaki yaşı benden biraz büyük bir elemandı, şato çiziyordu. Çok güzel çiziyordu. Çaktırmadan aynısını çizmeye başladım, anlamasın diye tepeye üç tane de minare ekledim, fakat çocuk bunu fark etti ve ortalığı birbirine kattı. Ben ısrarla “şato değil cami” çizdiğimi, bunun da tamamen benim kendi öz fikrim olduğunu söyledim -o sadece ilham vermişti. Şimdi görüyorum tabii, bariz taklitçilik. Nitekim eğitmen, çocuğu “hoş gör, kızma, yaşı küçük” diyerek sakinleştirmeye çalışmıştı. Belki ben böyle biriyimdir.

Bu özeleştirel tavrım, insanların samimiyetsizliğinden ve kendine duyduğu gizli hayranlıktan yakınan bir Aliki’nin güzel laflarını hatırlattı. Ona bok gibi olan ve bunun bilincine varmış insanlar olduğunu söylediğimde Aliki böylelerinin de süper özeleştiri yaptıkları için yine gizliden kendini övdüklerini söylemişti. Kısmen ikna olmuştum. İnsanlar kendilerini ciddi ciddi yargılayamıyor, yüz seksen derece değişip bambaşka biri olduklarında bile bunu kendilerini yargılamadan yapıyorlar. Yargılamada çok kibirli bir… -Mesela bu düşünceyi de Dogville’den çaldım. Tüğğ.

İnsanın sürekli kendiyle didişmesi ne kadar boktan. Hiçbir zaman kendi samimiyetine inanmaması. Bu bana düşündürdü.

“İvan inansa inandığına inanmaz, inanmasa inanmadığına inanmaz.”

Bu Ivan, Dostoyevski’nin gizli inançlı ateist karakteriydi.

Ben belki de oradaki Ivan gibiyimdir.

ŞŞ

Possessor, eXistenZ, Sanal Benlik, Özgüven Simülatörleri

eXistenZ

David Cronenberg‘in oğlunun filmini izledim. Bu da bir tık babasının varoluş/bedenler konusundaki takıntılarını devralmış gibi.

Posessor‘u izlerken yine aklıma geldi. Çocukken kısa süreliğine başka birinin bedenine girip delirmek gibi bir fantezim vardı. Yeterince delirdikten sonra çıkacaktım. İşte onun olamaması ihtimali beni korkuturdu. Bu delirmeler Hollywood‘un hikayesini anlatmaktan bıkmadığı dahi delirmeleri gibi değildi. Baya paçalarından boklar akarak, yerli yersiz gülüp ağlayarak, oraya buraya saldırarak gerçekleşen, ihtişamdan uzak delirmelerdi. İnanılmaz rahatlatıcı bir o kadar utanç verici ve sürdürülemez geliyordu bana. İşte Possessor filminde…

SPOYLIR!

Karakterin, “Pull me out!” deyip çıkarılmaması, beni biraz düşündürdü.

SPOYLIR!

Hemen sonraki gün izlediğim eXistenZ, ergenlik yıllarımda özgüven eksikliğime çare olarak geliştirdiğim, ancak o zamanki terapistimin aklına yatmayan -“Olmaz ki, hile bu!”- fikri anımsattı. Buna göre kişi, kendisinin aslında kendisi olmadığına inanıyor. Mesela Elif Gül diye biri olsun bu, Adanalı, sarışın vs. Onu kendisi yapan şey her neyse, aslında başka birini Elif Gül yapan şeymiş. Böylece kişi, kendisinin yansıması olarak görünen şeyin aslında başka birinin yansıması olduğuna, kendi kendisinin ise Elif Gül imajının ardında sinsi sinsi yaşadığına inanıyor. Bundan sonra artık bu kişiyle girilen ilişkiler, kendisine söylenen sözler, hakkında yapılan yorumlar, hiçbiri ona değmeyecektir, hepsi Elif Gül‘ün sorunudur. Bu noktada insanın tabiatı gereği sosyal olması sorun çıkarıyordu ki buna bulduğum çözümde fonksiyonlardan ilham almıştım:

Elif Gül eşittir Elif Gül’. Ama kendisi ve görüneni bir değil. Aradaki doğrudan ilişkiyi yok sayıp kendisinin aynı zamanda gibi görüneni olmasını bir tesadüfe dönüştürdük: Kendisi, kendisi gibi görünen şeyin ardında. Hile değil de hülle aslında, bir nev’i. -E, terapistim bunu öngörememiş miydi?

Tam anlatamıyorum ama, rahatlatıcı bir şeydi ve teneffüslerimi kurtarırdı. -Bununla birlikte, ben olarak görünen şeye acımama engel değildi. Şimdi düşününce, insan zaten kendisini doğrudan yansıtamıyor. Belki sadece buna ayılmam yeterliydi. Terapistim bunu da söylememişti.

İşte buradan hareketle özgüven simülasyonlarını düşündüm. Her türlü fobinin ilacı olabilir. Yalandan yükseklikler, yalandan haşereler ve yalandan zorba sınıf arkadaşları.

Günün Keşfi

Evime on dakika mesafede hayvan gibi Carrefour keşfettim.

İnsanın böyle en ummadığı anda karşısına süper market çıkması rüya gibi. Dilimlenmiş avokado, sushi malzemeleri, salyangoz konservesi, kakaolu doğal şeker kamışları filan vardı içerde. Başlarsam duramayacağımdan korktum ve hiçbir şey almadan çıktım.

Mini Öykü: Söylem Öldürür

Sevgili blog,

Bugün dişil kültürün ve dişil söylemin hakimiyetindeki paralel evreni anlatacağım. Hikayede amsız kardeşimiz, Dünya’dan buraya düşüyor ve anaerkil söylemler karşısında önce şaşırıyor, sonra kızıyor, derken öfkesine galebe çalan libidosunun kurbanı oluyor. Dinliyoruz…

Hatim’in Dramı

Hatim bir sabah uyandığında yatağının karşısındaki posterin değiştiğini gördü. Söylenerek doğruldu, tuvalete gitti, işedi, yüzünü yıkadı, posterin eski haline dönmüş olduğunu ümit ederek yeniden odasına döndü. Heyhat! Uyandığında gördüğü doğruydu. Tam karşısında Manuel Ferrera duruyordu ve beyaz donunun üzerinden kılları görülüyordu. Şöyle yazıyordu posterin üzerinde: “O derece submissive’im ki, isteyen bütün hayranlarım beni içine sokabilir…”

Bu kadarı da fazlaydı. Hatim öfkeyle buruşturup çöpe attı posteri. Telefonu alıp bunu yapmış olabilecek tek kişinin numarasını çevirdi:

-Sacit! Evime girdin di mi lan puşt!

-Puşt mu? O ne demek be?

-Gece evime girip Stoya’nın posterini çaldın yerine donlu herif koydun.

-Yoo. Kimi koymuşum? Neden bahsettiğini anlamıyorum dostum…

Hatim o gün müdavimi olduğu kafeteryaya gittiğinde, benzer bir şaşkınlığı yeniden yaşadı: Her gün gittiği mekandaki tablolar farklıydı. Kedili kadınlı modern çizimlerin yerini kedili erkekli çizimler almıştı.

İlerleyen günlerde, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin kısmi olarak alaşağı olduğunu gördü. “It is a women’s world” seviyesinde bir değişim değildi söz konusu olan, ama cinsellik, erotizm, estetik gibi bağlamlarda kadın ve erkek yer değiştirmişti. İnsan figürü içeren her türlü çizim ve fotoğrafta bu değişim görülebiliyordu, erkekler seks objesi olmuş, küfürler de yüz seksen derece değişmişti. Bununla birlikte kadın ve erkeklerin vücut yapıları eski dünyada nasıldıysa burada da öyleydi, bundan kelli eril şiddet ve iktidar yerli yerindeydi.

“Ne datlu bir değişim bu” diye içinden geçirdi Hatim. Hem iktidarı kaybetmedik hem de bize küfredecek kadar kızanlar bile sekse hayır demiyor.

Eskiden birlikte çapkınlığa çıktığı arkadaşlarının çoğu “ciddi ilişki” lafını diline dolamıştı, bunlardan biri, henüz eşini bulamamış olmakla birlikte evlendiğinde giyeceği damatlıkla kafayı bozmuştu, “takılmaca seven” bir arkadaşının ise keyfine diyecek yoktu. Hatim, at hırsızına benzettiği bu arkadaşının, eski dünyada yüzüne bakmayacak kadınlarla düşüp kalkmasını hayranlıkla seyretti.

Günlerden bir gün, onu tuvalette hisli hisli ağlarken işitti. Derdini merak etti, yalnızken yakaladığında yanına gitti.

Hatim: Nen var yahu?

Takılmaca seven at hırsızı kılıklı arkadaş: Biliyor musun Hatim, ben böyle takılmaca seviyorum diyorum filan ama… Aslında içten içe ruhumu öldürüyorum. Bazen diyorum ki, biri olsun, mesela gece uyandığımda kötü bir rüya görmüşüm, sarılayım filan. İşte ne bileyim bir Haneke filmi izlemişim onu anlatayım. Ama yok. A.larına sokup sokup bırakıyorlar. Hiçbiri benim beynimi sevmedi, hepsi sırf içlerine sokmak için benimle birlikte oldu.

Hatim, “beynini s.geyim senin” diye cevapladı arkadaşını.

Arkadaşı bu söze anlam veremedi.

İlerleyen günlerde Tinder’da çok eğlendi Hatim. Her gün başka bir kadınla, bazen birkaçıyla birden buluşuyordu. Ne var ki, eski dünya pornolarında pek sevdiği bir kategori olan ffm’yi bizzat yaşadığında canı hayli sıkıldı. İki buluşmasını aynı güne getirdiği günlerden birinde eşleri birbiriyle tanıştırma gafletinde bulundu ve ertesi gün, “Bir daha iki kadınla asla”, diye yakındı iş arkadaşına. Arkadaşı onu önce cesaretinden ötürü kutladı, sonra kendisini bu denli derin bir itirafa layık gören iş arkadaşına borçlu hissetti ve üç yıl önce yaşamış olduğu travmatik ffm deneyimini anlattı.

Hikaye bittiğinde Hatim klozetin önünde öğüre öğüre kusuyordu. Kadınların bu kadar iğrençleşebileceği aklına bile gelmezdi. Kendisi, demek ki ucuz atlatmıştı. Hatim öğüre öğüre kusmaya devam ederken arkadaşı zor ve rıza arasındaki çizgiden bahsediyordu:

-Bazen safe word bile seni koruyamaz Hatim. Ben bunun önemini bilmiyordum, ama kızlar bana söylemişti. Kelimeyi belirledikten sonra bir de parmağımı şıklatabileceğimi söylediler. Ama sonra bana öyle şeyler yaptılar ki ben bu parmak şıklatma olayını unuttum gitti. Ağzımı açıp bağırmak istiyordum ama içlerinden biri suratıma oturmuştu. Nihayet parmağımı şaklatmak istediğimde ise…

-Yeter sus! Daha fazlasını duymak istemiyorum.

Hatim bir süre Tinder’a ilişmedi. Arkadaşının anlattıkları midesini bulandırmış, gözüne en güzel görünen kadına bile şüpheyle yaklaşır olmuştu.

***

Üç ayın sonunda, Hatim paralel evrenden sıkılmaya başlamıştı. İşin tadı giderek kaçmıştı. Ciddiye alınmamak canını sıkıyordu. “Ciddi ilişki” insanı değildi, biriyle hayatını paylaşma niyeti yoktu fakat şöyle ki:

1. Partnerlerinin, kendisine sevişirken söyledikleri ve bu sırada pek hoşuna giden sözleri kısa mesajlarda okuduğunda midesi bulanıyordu. (Herhangi bir kızgınlık ifadesi, partnerin “aa, sen bu konuları aşmış, bu konularda rahat bir erkeksin diye ben öyle şey yaptım tamam bundan sonra demem öyle” kabilinden laflar etmesine yol açıyordu, Hatim buna da katlanamıyordu.)

2. Kendisine yatakta yakası açılmadık laflar eden, dört nala seviştiği kadınların ertesi gün evine yerleşme niyeti varmış gibi gerilmesinden, (Hımm. Bu arada ben de şimdi Balat’a gidecektim. Şeylerim, işlerim filan var Balat’ta… Çıkalım mı?) rahatsız oluyordu.

3. Karşı tarafı etkilemek adına yapmaya çalıştığı şaklabanlıkları artık yapamamak asabını bozuyordu: Sevişme isteği muhatabınca anlaşıldığı an her şey sekse dönüveriyordu. Bu olay bazen o kadar hızlı gelişiyordu ki, ertesi gün partner kendini suçlu hissediyordu: “Bu arada sarhoş değildin değil mi, ben seni istemediğin bir şeye… Yani ikimiz de istedik değil mi? Hani yanlış anlama filan olmasın da…”

Hatim özellikle üçüncüsüne ifrit oluyordu. Çünkü bu üçüncüsü, sanki kendisine kötü şeyler yapmış gibi vicdan azabı duyuyor, yetmezmiş gibi sözüm ona kefaretini ödemekten ödü kopuyordu.

İş arkadaşı Meral üçüncü gruptandı. Kendisiyle bir akşam birlikte mesaiye kalmışlar, herkes gittikten sonra aralarında türlü edepsizlikler yaşanmıştı. Ertesi gün Meral, Hatim’e buz gibi soğuk davranmış, öğle arasında yanına yaklaşıp bir gece önceki tavrından ötürü özür dilemişti. Hatim, sorun olmadığını ve “olanları kimseye anlatmayacağını” söylediğinde Meral “mesajı aldığını, yaşananları hiç kimsenin bilmeyeceğini” ifade etmişti.

Fakat ilerleyen günlerde Hatim, ofisteki herkesin Meral’le aralarında geçeni bildiğini anladı. Çok geçmeden iş arkadaşlarının kendisine tavırları değişti. Ofiste “Meral’in kendini s.ktirdiği adam” olarak adının çıktığı, kadınların rakı masasına meze olduğu kulağına geldi. Patronun sağ kolu olan 53 yaşındaki Leman Hanım’dan ve evli ve çocuklu çaycı Canan ablaya kadar ofisteki neredeyse tüm kadınlar Hatim’e açıktan asılmaya başlamıştı; yalnız temizlikçi Pelin abla ve yeni başlayan stajyer kız kendisini gördüğünde bakışlarını kaçırıyordu. Hatim at hırsızı kılıklı arkadaşına artık bu duruma dayanamadığından yakındığında şu cevabı aldı:

“Abi anlıyorum, ben de senin bu yaşadığını çok yaşadım ama insanlar bana alıştı, sen çok yeni başladın bu işlere. Bir de Meral yani… Ben de önüme gelenle yatıyorum da Meral…”

Kadınların hepsi, Meral’le sevişen birinin kendisiyle hayli hayli sevişeceğinden emindi. Üstelik Hatim’in Meral’den bir şey beklemeden seviştiği biliniyordu. İkili arasında en ufak bir yakınlık yoktu. Hatim artık işinden nefret eder olmuştu.

Bir gün Meral Hatim’e, üzerinde saatlerce uğraştığı projeyi export almadan sildiği için çemkirdi. Hatim sinirlendi. Meral sinirlendi. Karşılıklı sövme eşiğine geldiler. Hatim, ilk kez paralel evrende küfür etmek zorunda hissediyordu, ancak sövgüler ağzından tam çıkacakken, durumun uygunsuzluğu dolayısıyla buhar olup kayboluyordu. Sinkaflı küfürler bu dünyada bilinmiyordu, anne ve kız kardeşe söylenecek hiçbir söz de beklenen etkiyi yaratmayacaktı. Bu yüzden Hatim şöyle söyledi:

“Senin babanı alır g.tüme sokarım!”

Ofisteki tüm kafalar birden Hatim’e döndü. At hırsızı kılıklı arkadaşı yerinden fırlayıp Hatim’i tuttu:

“Abi sakin ol, hemen özür dile… Hemen…”

Fakat çok geçti. Küfür patron tarafından işitilmişti. Hatim’in işine oracıkta son verildi, kimse de kendisine arka çıkmadı çünkü “kırmızı çizgiyi” aşmıştı. At hırsızı kılıklı arkadaşı, haklıyken haksız durumuna düştüğünü söylüyordu.

Öfkeyle eve gitti Hatim. Hayatının geri kalanını, fiziği el verdiğince seks işçiliği yaparak geçirmeye karar verdi. Gece, alternatif porno adı altında çekilmiş bayık filmleri izlerken telefonu çaldı, Arayan Meral’di

-Efendim Meral.

-Merhaba, babamı g.tüne sokacağını söyleyen adam.

Öfkeden sesi titreyerek adresini bulacağını ve beş kadın arkadaşıyla kapısına dayanacağını, kovulduğu işyerine gelip herkesin içinde söylediğini geri alana kadar hepsinin kendisini sırayla g.tlerine sokacağını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Hatim Meral’i bölmedi çünkü söyledikleri hoşuna gitmişti. Paralel evrende en sevdiği şeylerden biri kendisine çok kızan, öfkeden köpüren kadınların “g.tüme sokarım” tehditlerine boyun eğmekti. Böyle olunca işler bir anda değişiyor, kanlı bıçaklı olduğu kadınlar kedi gibi mırlamaya başlıyordu.

Gel gelelim sessizlik karşısında giderek daha da köpüren Meral’in derdi, Hatim’i g.tüne sokmaktan fazlasıydı: Üzerine basa basa yediklerini içtiklerini anlatıyor, adet gününde olduklarından bahsediyor, kendisini “klozete düşmüşten beter” edeceklerini söylüyordu. Hatim paralel evrende ilk defa, olayın cinsellikten tamamen çıktığını, adam yaralamaya varabilecek bir çeşit şiddetin ima edildiğini sezer gibi oldu.

Ama ereksiyonu sezgilerini bastırdı.

Meral’in babası hakkında öncekinden daha ağır sözler söyledi. Sonuna da adresini ekledi:

“Gelin ulan hepinizi s.keceğim! Gelmezseniz kadın değilsiniz! Taksiyle gelin, parasını ben öderim! Üstüyle de gazoz alıp…”

Telefon kapandı. Hatim kararlıydı. Paralel evrene s.kmenin ne demek olduğunu öğretecekti.

Yarım saat sonra kapı çaldı.

Beş kişiydiler.

Meral en güzelleriydi.

Hatim’i “s*ktire s*ktire öldürmeye” yemin etmişlerdi.

Denediler.

Hatim ölmedi.

Her seferinde “ne olduuuuğğğğğ” diye karşılık verdi.

Bir daha denediler.

Hatim yine ölmedi.

Birkaç kere daha denediler. Yoruldular. Hatim dedi ki:

“N’oolduuuuuğğğ. Enerjiniz mi bitti lan. Ne oldu haaa. Demek ki yeterince kadın değilmişsiniz ha, vurun vurun daha ölmedim!”

Böyle deyince vurdu Meral, çünkü kendi istemişti. Ütü ile vurdu. Sonra hepsi birden giyinip kaçtılar olay yerinden, yolda vicdana gelip ambulansı aradılar.

Ertesi gün at hırsızı kılıklı adam, hastaneye Hatim’i ziyarete geldi.

“Fakat çok saçma değil mi lan,” dedi Hatim. “Ben hiçbir zaman s.kmenin kötü bir şey olduğunu düşünmedim. Kaldı ki insanlığın yarısı bunun kötü olduğunu düşünmüyor ki yapıyor. Olaylar bu noktaya nasıl gelebildi?”

“Sosyolojik koşullanma,” diye yanıtladı at hırsızı kılıklı adam. “Olm. Sen istesen de bunun dışına çıkamazsın ki. Kültürel bişey bu. İçine doğduğumuz toplum böyle. Am öldürmez, fakat amın iktidarı…”

SON.