Uzakdoğu’da tuhaf bir şeyler var: Oldboy, Death Note, Confessions, Parasite vb.

Japon ya da Kore sineması üzerine ahkam kesebilecek kadar Uzakdoğu filmi izlemedim. Ama bu dördünü izlerken düşündüm. Dördünde de ilk başta beni iten (Parasite’de sonuna kadar itti) hakkında yazılmış eleştirileri okuyunca görmezden geldiğim bir şey var. O şey, sanırım görmezden gelinmesi gereken değil alışılması gereken bir şey. Bir tarz yani. Fransız sinemasının bir döneminde karakterlerin kameraya bakıp konuşması, abartılı mimiklerle oynaması gibi.

Ben buna alışmaya başladım.

Kokuhaku çok güzel bir intikam filmi. Bence. Ama bunda, Oldboy’da ve Death Note’da içime sinmeyen bir şey var: Karakter kafasında bir şey tasarlıyor ve her şey onun tasarladığı biçimde gelişiyor. Halbuki insan illa ki bir yerde s.çar. Hayır, hiç s.çmıyorlar. Seyirci sıkılmasın diye kurgu parça pinçik ediliyor, planı bazen en sonda bazen ortalarda parça parça öğreniyoruz vs. Peki Hollywood’un ölümsüzlerine dellenmeyenler neden iş Japonlara ve Korelilere karşı bu kadar katı değil? Neden kimse James Bond’u, Zor Ölüm’deki Bruce Wills’i filan dalgaya aldığı gibi bu filmlerdeki “tam planladığım gibi”leri eleştirmiyor? Belki de eleştiriyor canım.

Sonracığıma bu üçünde +Parazit’te b.ku hepten çıkarılmış biçimde, bilinçli bir uzattıkça uzatma durumu var. Bir çocuğun fantezisi denli tutarsız. Bundan üç dört hikaye çıkar diyesin geliyor. Mesela Mello bir hikayeyi hak ediyordu, ama onu L’den sonra getirerek harcadılar. Too bad. Mello Freddie Mercury’nin gençlik yılları denli karizmatik, feminen ve vahşiydi.

Mello

Freddie Mercury’nin 20’li Yaşları

Aslında 20’lerinin sonu

20’li yaşlarda herkes ne güzelmiş. (Freddie hep güzel) Ama cidden garip yani. Bazı orta yaşlı hatta yaşlı adamlar bir zamanlar gayet öpüşülebilirmiş. Tuhaf.

Marlon Ziya

Ziya Selçuk Marlon Brando fotosu eşliğinde paylaşım yapmış. Bu kesim espri yapma işini o kadar yüzüne gözüne bulaştırdı ki artık şaka yaptıklarında da anlaşılmıyor. (Bence güzel espriymiş, üzüldüm düştüğü duruma. Şimdi şakaydı dese inanmazlar da.)

Kokuhaku’daki “Bana Werther deyin” diyen eşofmanlı seksi adam

O adamı niye suçladıklarını anlamadım. Çocuğun evine dadanmış da o yüzden çocuk delirmiş. Mesela, anlamadım. Uzakdoğu sinemasında böyle gariplikler de var. Park Chan-wook’un filmlerinde de insanlar garip ve aşırı tepkiler veriyor olmadık şeylere. Çocukcağız kendince terapi gibi bir şey yapmaya çalışıyordu sanki, okula gelmeyen çocuğun halini hatırını soruyordu, okula gelene karşı zorbalığa geçit vermiyordu, ben neyi kaçırdım?? Neyse yani demek istiyorum ki… Bu filmde içime sinmeyen şey… Ortalığı izleyiciyi belli bir biçimde düşünmeye zorlayacak şekilde bulandırıyorsun, sonra abra kadabra, asıl manipülatör esas kadın/esas erkek. Death Note’da da var bu. Sinir bozucu. Aslında izleyiciyi mal yerine koyuyor, hiç ipucu vermiyor. İpleri baştan beri elinde tuttuğunu da öyle bir gizliyor ki seyirci WOOAAAA ÇOK ZEKİCE WOAAA.

DN’nin kurgusunu çok zekice bulanlar, o ikilinin atışmasını satranca benzeten insanlar, sizi anlamıyorum, satranç iki kişiliktir, senaryoyu bir kişi yazmış, biri düşünürken diğerinin onun düşündüğünü bilmesi o kadar da zeka pırıltısı içermiyor. Vasatlık ve düz mantık karşısında büyüleniyorsunuz. Bence DN’nin mükemmelliği çizimlerinden geliyordu.

Alışınca güzel olan abartı

Öğrencilerin hocaya binbir saygısızlık yapıp sonra çocuğunun başına gelenlere çok üzülmüş gibi katil çocuğa zorbalık etmeleri, bu sırada seri düşük puan vermeleri, bu puanları verirken şarkı söylemeleri, aynı zamanda dans etmeleri, tuhaf hareketler yapmaları… Alışınca güzel.

I am a cyborg ama sorun yok filminde işçi kızın çat diye bayılması, bayıldığı gibi karga tulumba götürülmesi, adamın kıza türkü söylerken coşması, uzak diyarlara gitmesi, Oldboy’da adamın kızı klozette işerken öptükten sonra “yaptığım çok büyük bir kabalıktı” diye histerik çığlıklar atması gibi sahnelere maruz kalırken henüz alışmamış seyirciydim. Şimdi merak ettiğim bunların ne kadarının Yedinci Sanat ne kadarının Uzakdoğu kültürü olduğu. Çünkü mesela Death Note’daki L de, Misa’nın g.tünü sanki kendisi ellememişçesine “ne kadar büyük bir saygısızlık, bu kişiyi yakalayıp cezalandıracağım!” derken benzer bir tavır içerisindeydi. Uzakdoğulular genel olarak böyle abartılı tiplerse sahiden de bir yolunu bulup orada yaşamalıyım.

Ertelenen İş

Ben bir iş aldım ne demeye aldım bilmiyorum. İşin yapıp yapabileceğim kadarı birkaç günde bitti ve biteli aylar oluyor. Aylar önce gönderseydim o haliyle, bana belki denecekti ki, biraz daha uğraş. Hatta belki denecekti ki eli çok hızlı bu insanın. Ama ben aylardır, üstüne birkaç taş eklerim diye sündürüyorum ve +1 dahi yok. Şimdi bunca zaman sonra bunu mu gönderdin denesi bir haldeyim ve haliyle göndermek istemiyorum. Ama +1’in gelip geleceği de yok. Tembellik belki de insanın kendini bilmemesiyle ilgili bir şey.

ŞŞ

Halı ve Depresyon

Halının yerini değiştirdim, kedilerim üzüldü, ev yeni taşınılmış ya da terk edilmek üzereymiş gibi kararsız/can sıkıcı bir hale büründü, asabım bozuldu. Halının hiç olmaması dert değil ama kaldırılmasında ölümü anıştıran bir şey var. Belki alışmak lazım. Parkeler çok hüzünlü. Halı, badana, perdeler… Domestik huzuru bunlar ayakta tutuyor. Bu huzur şu günlerde önemli. “Tam kapanma”, ama hiçbir zaman tam değil. Ülke olarak bütün dünyanın bir şekilde üstesinden geldiği bir işi yüzümüze gözümüze bulaştırdık.

Death Note’un Üzerimdeki Etkisi

Sürüyor.

Bugün düşündüm: L Lawliet isminin Japonca karşılığı Eru Roraito. Raito’ya aşırı benziyor. Acaba Japonca’da az hece var diye bu benzerlik önemsiz mi sayılıyor yoksa burada da ikilinin birbirini anıştırdığı yolunda bir ima var mı bilemedim, ama forumlarda bundan bahis bulamadım.

Yeni dil öğrenmek çıldırtıcı. İnsanın zekası birden düşüyor. Kaç yaşında olursan ol, ne seviyede olursan ol 2 yaşına dönüp “arabanın altında kedi var” diyebilmek için yırtınıyorsun. Tersini söyledim. Hoca düzeltmedi, önce anlam veremedi, sonra “gramatik olarak doğru” dedi. Sınıfın g. zekalısı oldum, artık yanlışlarım bile düzeltilmiyor. Belki de zorlamamalı, ama şakır şakır Japonca konuştuğumun hayali vazgeçmeme engel oluyor. わかりません.

Yagami’nin ‘hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım’ı

Birinin ona kendisiyle ilgili bir sırrı söylemesine kitleniyor. Bunun anlamını anlıyorum, fakat sinirlenemiyorum. Ne kadar kendimi Yagami’nin yerine koymaya çalışsam da olmuyor. Böyle bir meydan okumayı, aşağılama sayamazdım. Yagami benim uğradığım aşağılamaların yüzde birine maruz kalsa harakiri yapardı. Değil mi? Yapardı, yine de küçük hesaplara girmez, canını sıkan kimsenin adını yazmazdı deftere. Bu çok yüce bir ruh hali olmalı.

Kendime Light Yagami’nin anime olduğunu söyleyip dursam da, gerçekte de böyle insanlar olabileceği düşüncesi beni kıskançlıktan kudurtuyor. Bu o.ç üstelik dünyanın en sevimli animesini öldürdü. Acımadan. Ayaklarına masaj filan yaptırıp. (Mangada daha önce sözünü ettiğim eril erotizmden eser yok, fakat L yine çok cici) Mangada, Yagami kaltağına hak ettiği gibi bir ölüm çizilmiş. Şinigami’ye canını almaması için yalvarıyor ama Ryuk dinlemiyor:

Light’ın Onursuz Ölümü

Herhalde en ağır aşağılama bu olmuştur. Bu kadarı cidden rezilce. Yerine olmak istemezdim.

Ama Şinigami’nin “asıl güzel kısmı ölümden sonra başlıyor” demesine bakılırsa filmdeki Light’ın şinigami olduğu iması (ima değil düpedüz gösteriyor da niyeyse hayranlar arasında bu kısım imaymış gibi bir hava var) mangadan geliyor.

Peki Light’ı filmde şinigami olarak gösterenler neden L’yi cennette bir şeyler yerken göstermedi? L, Mello, Matt, bunlar cennette, tatlı tatlı takılıyor filan. Böyle şeyler neden yok?

Günün İlginç Bilgisi

Weaboo/Weeb, Japon kültürünü animeden ibaret sanan, konuşurken araya öğrendiği Japonca sözcükleri sıkıştıran, hayallerde yaşayan mallara denirmiş. Ne yazık ki tam olarak böyleyim şu an.

Günün İkinci İlginç Bilgisi

Fan service, hayranları için animelerin erotik biçimlere girmesiymiş. Misa Amane başlı başına böyle sayılabilir. Ama daha ilginci Death Note’un mangadan animeye uyarlanmasında var. Sadece ayak yıkama kısmı değil, L ve Light’ın çatıdaki konuşmaları da mangada yok. (Bazı başka şeyler de yok, üzdü)

ŞŞ

Ölümlü Olmak/Anime Olmamak

Çocukken müfettiş Gadget’a aşık olmuştum. Gadget aslında bu hikayedeki Matsuda’ya benziyordu. -Bu hikayedeki Aizawa da Mithat Bereket’in gençliğine benziyor.- Anyways. Çocukluğumda çizgi film karakterleriyle evlenemeyeceğimizi öğrendiğimde mutluluk katsayım düşmüştü. Sonraki en büyük mutsuzluk kaynağım ölümlü olmaktı, muhtemelen ikinciyi daha önce öğrenmiştim ama bunun ciddi ciddi başıma gelecek olduğunu idrak etmem çok daha sonra olmalı.

SPOYLIR.

L’nin ölümüne çok üzülüyorum.

Zaten anime olduğu için onunla bir şansım yoktu. 1979-1982 yılları arasında doğduğu için ölmeseydi de yaşlanıp tipsizleşecek, muhtemelen şeker hastası olacak ve hiç çekilmeyecekti. Bir de muhtemelen L beni sevmezdi. Vasat bulurdu. Sevse bile -kek yerdik- aşkıma karşılık vermezdi. (Cinsel yöneliminden ötürü) Fakat bu şekilde ölmesiyle hepten imkansıza dönüştü.

Ne ara L’den hoşlanmaya başladığımı kestiremiyorum. Herhalde izleyen herkese aynı şey oldu. Önce “bu ne be.” dediler, sonra yavaş yavaş kafası gelmeye başladı. Yagami ile aralarında cinsel bir gerilim olduğunu, 25. bölümde düşündüm. Seriyi ikinci defa izlediğimde başka detaylar yakaladım. Mesela Misa, Yagami’ye beraber yatmayı teklif ettikten sonra “utanmana gerek yok” dediğinde L bunu hınzır/kayıtsız biçimde tekrarlıyor.

Sonraki “Bunu neden bu kadar ciddiye alıyorsun ki?”sinde sanki “sen de benim gibi eşcinselsin işte, ikimiz de biliyoruz kasma” der gibi bir hali -belki de yok. Belki benim yorumum bilmiyorum. Başka insanlar başka başka detaylar yakalamış, L Misa’nın g.tünü ellediğinde Yagami çok kıskanmış filan. Olabilir. İki genç güzel ve zeki erkeğin birbirini öldürmek için sinsi sinsi işler çevirmesi bizatihi erotik. (Interview with the Vampire’da vardı bu tema) İnsanlar bunu anlamış. Nitekim google görsellere L+Kira+erotic yazınca muzır hayranlarının bin bir güzel işine rastlayabiliyorsunuz. Önümüzdeki günlerde bunlardan ilhamla 25. bölüm için alternatif bir son hazırlamaya çalışacağım.

Japonlar Öldürüyor Sevdiğini

Bunu düşündüm. Bu iki süper adamın sonunun da böyle bitmesinin, yaratıcılarının Japon olmasıyla bir alakası var. Bu insanlar Pinokyo gibi minnoş bir anlatıyı bile büyük bir trajediye dönüştürmüştü. (Kashi no Ki Mock) Birinden biri sağ kalsaydı, muhtemelen ilahlaşmayacaktı, acısı göğsümüze oturmayacaktı ve daha kolay unutacaktık. Ama ikisi de zarafetle kalp krizi geçirdi ve ölümsüzleşti.

Rahat uyuyun güzel erkekler.

Animeleri sipariş ettim. Sanırım basılı versiyonda L’yi Şinigami değil Yagami kendisi öldürüyormuş. Görmek isterim bunu. Bu sırada interneti biraz karıştırdım. Yagami’nin sebebi olan mal ve ondan biraz hallice olan Mello -aslında başka bir animede oynasaydı bu insanı beğenirdim-, aslında L’nin çocukları olarak tasarlanmış. (Birinin şekere zaafı, diğerinin otistik tavırları vs genetik mirasmış yani) Ama karakterlerin yaratıcısı daha sonra L’yi seks yaparken hayal edememiş (tamamen kendi kısırlığı) ve neticesinde L yetiştirme yurdunda bunlara kötü kötü alışkanlıklar öğreten abi durumuna düşmüş. -Saçma. L onlara huyunu suyunu aktarmazdı bence.

Günün İlginç Bilgisi

Acı acı güldüm buna.

Keşke gerçekten böyle demiş olsaydı.

ŞŞ

Mini Öykü: Die Aşk-ı Memnung

Aşk-ı Memnu’daki Cemile bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında Nihal Ziyagil’e dönüşmüş olarak buldu. Önce anlamadı, “Eyvahlar olsun, ben buraya nasıl geldim, uyurgezer mi oldum ne” diyerek fırladı yataktan. Sonra tuvalet masasının aynasında kendisini gördü. Dehşetle merdivenlerden aşağı indi, mutfakta çay demleyen babasının yanına koştu:

“Baba baba, bana bir şey oldu, elimi kolumu tanıyamıyorum!”

Babası önce anlamaz gözlerle suratına baktı, sonra gülümseyerek “Tövbe estağğğğfirullah! Sen de benim, kızım sayılırsın elbet laaaati lokumum!” diyerek yanaklarını sıktı.

Bunun üzerine Cemile hüngür hüngür ağlamaya başladı:

“Baba, beni tanımıyor musun, ben senin kızınım Cemile’yim, görmüyor musun!?”

***

Havamda değilim. Halbuki eve gelirken güzel bir fikir gibi görünmüştü.

Fizyoterapiye gidiyorum sevgili blog. Ama yazmıştım galiba bunu. Biraz yavaş sonuç alınıyor. Graston, boğazımda inip çıkan asansörü önce salıncağa sonra giderek daha yavaş sallanan bir salıncağa, son olarak ağaç kovuğu gibi bir şeye dönüştürdü. Fakat o şey hala var, hala orada. İnsanın bir travması var ise, bunun somut bir dayanağı olup olmadığını düşünmesi iyi olabilir diye düşündüm. Öyle düşündüm yani, bu geçirilen bir kazaysa mesela, kaza sonucu esnekliğini yitiren uzuv, incinen organ, değişen vücut olabilir. Kafa göz dalmalı kavga sonucu bir insanla ayrı düşmekse, o insanın yokluğu değil kavga sırasında alınan darbelerin varlığı olabilir. Varlıkla ilgili bir şey yani. Onun üzerinde durmak lazım. Kişi kendinde önceden var olmayan, sonradan gelişen şeylerin olup olmadığını sorgulamalı, travmasını kurcalayanlar genelde tersini yapıyor ama sanki. Yani ben hep öyle yapageldim. Bilmiyorum ne kadar doğru. Düşündüm öyle bir.

***

Başarının ne olduğunu düşünüyorum. Hem iyimser hem gerçekçi bulduğum tanımı, kişinin kafasına koyduğu şeyi yapmasıydı. Bu platonik aşığı bulup ilan-ı aşk etmekten, film çekmeye, sigarayı bırakmaktan kansere çare bulmaya kadar insanlığa yararlı ya da faydasız pek çok şeyi içerebilir. Ama mesela kimsenin izlemeyeceği bir film, reddedilen aşk filan bunlar neresinde duruyor başarının. Onları düşünüyorum. Başarılı olmak ne. Bazı kendimden küçükler var, çok şey başarmış. Kıskandığım insanlar ekseriyetle YouTuber’lar. Onlar hem üretken, hem seviliyorlar hem de sevildikleri kişilerle birebir ilişkiye girme külfetine katlanmak zorunda değiller. Süper bir olay gibi, ama mesela Enes Batur… Başarılıdır aslında, ama bu güzel bir şey mi. Bu mesela pek kıskanacağım bir başarı olmayabilirdi. Ama insan ne kadar dürüst kendine, emin olamadım belki de sinsi sinsi Enes Batur olmak istiyorumdur.

***

Bly Malikanesi’ni izledim geçtiğimiz aylarda. Orada şey var… Ay. Yazasım gelmiyor hiç. Halbuki blog yazmak hayattaki ufak tefek birkaç rutinimden biriydi. Yitiriyorum giderek.

***

The Tale

Aslında The Tale filmi beni epey düşündürdü. Güzel filmdi. Özellikle kadının çocukluk yaşını tekrar hatırlaması, geçmişte bıraktığı kişilerle girdiği kendi içinde diyaloglar, yabancılaşmalar, baya iyiydi bence. Belki, insanın deneyimlediği kötü şeyi, deneyimlediği sırada korkunç olmadığını düşündüğü bir şekilde deneyimlemesi daha garip bir şey oluyor. Nazi Almanyası’yla yüzleşmek de belki bu yüzden zordu. O an insan, anlamıyor ne bileyim. Acaba nasıl bir dönemden geçiyoruz.

Buna da yazamadım, üstünden çok gün geçti.

Gençleri Harcamak

Kendimle ilgisi olmayan en güncel üzüntü kaynağım bu. Porçay’a dört yıl iki ay istemeleri çok canımı sıkıyor. Ortaokulda aşık olduğum haylaz bir çocuk vardı, bu çocukcağız arkadaşlarının da hocalarının da ağzına sıçar fakat ben ezik olduğum için bana kibar davranırdı. Sonra bunu pis dövdüler. Ona üzüldüğüm gibi üzülüyorum şu an. Uzaktan uzaktan, içim acıyarak.

İnsanların neşesini soldurmak isteyenlere çok kızıyorum. Bazıları da hayattan tokat yemese. Nedir yani. Bazıları da hayatı üçgenin sivri ucuna gider gibi değil de geniş geniş yaşasa. Neşe saçsa ve zırvalasa. Neden kimsenin tahammülü yok ki neşeli insanlara. Ki o kadar neşeli değildir yani illa bir derdi vardır, herkesin olur. Ne bileyim. Keşke Hollanda’da filan doğsaydı bu insan.

I Daniel Blake, Ontolojik Hayvanımız, Kafeinsiz Kahve, 1 Kadın 1 Erkek, Fizyoterapi

I Daniel Blake’i izledim. İçime öküz oturdu. Daniel Blake’in yaşadıklarını mikro ölçekte sağlık sistemimiz yaşatıyor bana bir zamandır. Ben herhalde bir şeyleri yanlış yapıyorum. Dahiliye tarafından gastroenterolojiye sevk edilmek için iki saat gidişli dönüşlü yol teptim -182’ye bir hafta sonunda ulaşabildim, dahiliyeden randevu alabilmek için bir o kadar uğraştım- sonuç olarak yeşil listeye alındığımı söyleyip gönderdiler. Bunun bana şimdilik faydası olmadı çünkü henüz hiçbir hastanede gastroenteroloji bölümünden randevu almayı beceremedim. 2 hafta sonrasına da randevu alınamadığı için günaşırı sapık gibi 182’yi arıyorum. Düşmüyor.

Demek bu yüzden kuyruklar yok hastane önlerinde. Halı altına süpürmüşler. Kuyruk olmuyor ama telefonlar kilitleniyor. Belki sosyal devlet dediğimiz aslında kuyrukların görünmez olmasıyla ilgili bir şey. (I Daniel Blake düşündürüyor bunu) Gelişmiş ülkeler, aslında gelişmemişliği iyi saklayabilen ülkeler. Ama gelişmemişlik belli bir dozu aştığında saklanamaz oluyor, delilik gibi. Bu kuyruklar da acaba saklanamaz hale gelir mi. 182’ye ulaşmaya çalışanlar nerede delirebilir mesela. Daniel Blake binaya grafiti olarak yazmıştı mesela. Böyle şeyler güzel. Ama tekrarlandıkça anlamını yitirebilir.

Filmle ilgili dikkatimi çeken bir miniş şey oldu. D. B’nin genç ve zıpır komşuları, aynı sistemin açığını bulabildikleri için köşeyi dönme potansiyeli olan kişiler. D. B ise bunu yapma gücü olsa da yapmayacak birisi.

Herkesin bir ontolojik hayvanı…

…olduğunu düşünüyorum. Kişi bu hayvanla kendini özdeşleştiriyor. Bebekliğin belli bir evresinde olan bir şey olabilir. Lacan’ın ayna evresi gibi bir hayvan evremiz var, evde evcil hayvan varsa o hayvan oluyor bu. Kişi bir şekilde kendini, varoluşunu o hayvanınkiyle eşitliyor, belki hayvan da anne ve babanın aksine tümgüçlü olmadığından, o hayvanla özdeşleştiriyor kendini. Onlar sonra cat person, dog person oluyor. Şuradan hareketle düşündüm:

Biri Twitter’da yazmış:

“dövülerek öldürülen bir köpek videosu var. hayvan önce direniyor,kendini dövdürmemeye çalışıyor. kafasına aldığı darbelerden sonra ise sersemliyor,korkup siniyor. belki daha fazla vurmaz diye direnmekten vazgeçiyor ve üst üste aldığı darbelerle ölüyor. anlatılan bizim hikayemiz.”

Okurken beni hiç rahatsız etmemişti anlatımı. Gelen yorumların ardından -benzetilenin benzeyenden çok daha vahim/korkunç olduğundan hareketle adamı duygusuzlukla ve edebiyat paralamak için hayvanların başına gelen vahşeti meze etmekle suçlamışlar- rahatsız etti. Bir de üzerine köpek yerine kedi koyunca hepten sinir oldum. Böyle insanlar nasıl var diye filan düşündüm.

İşte buradan hareketle, buna “duyar kasmak” diyenlerin ontolojik hayvanının olmadığı ya da bu hayvanın köpek olmadığı, buna içtenlikle dellenenlerin -dellenmesi gerektiğini düşündüğü için dellenenlerin değil- ontolojik hayvanının kesinlikle ve kesinlikle köpek olduğu sonucuna vardım.

Bu durum belki bir çok şey için böyledir. Bir tanıdık unsur, ontolojik bir şey -insan arıyor. Bebebkliğinde bağ kuranlar-kurmayanlar vs. Ama yetişkin olduklarında onları geçmişi öyle böyle diye değil de duygusuz/duyarlı ekseninde bölüyorlar bence bu tatsız ve haksız.

***

Kafeinsiz kahvenin verdiği his biraz, nezleyken kahve içmek gibi.

***

1 K 1 E izliyorum

Daha doğrusu dinliyorum. Çizim yaparken zıpır zıpır konuşuyorlar. Aşırı derecede homofobik ve transfobik olduğunu fark ettim. Vay be nereden nereye diyecek oldum ama muhtemelen saçmalıyorum. İnsan küçük dünyasına kalite geldiğinde bunun genel bir şey olduğunu sanıyor. Homofobi ve transfobi alabildiğinde yerinde duruyor. Hatta bugün şakası dahi yapılmayacak denli marjinalleştirildi. Evet aslında iyi bir şey yok sanırım.

Bölüm altına yapılan “ne şeker çift” minvalli yorumlar sinirimi hoplatıyor. Her bölümde kadın adamın parasını harcıyor, harcayamadığında yalvarıyor, seksi numaralar yapıyor ya da agresifleşiyor. Sürekli evlenmek istiyor ve fakat adam hiç oralı olmuyor. +Kadın aldatılmış, bunu sindirmiş. Adam bunu dünyanın en sıradan şeyi gibi… Üf! Kadın erkek ilişkilerinin çok boktan bir örneği. Fakat Demet Evgar çok tatlı.

Adezyon/Scar Tissue

“Bunun çaresi maalesef yok” lafını duymamak için sekiz aydır gitmediğim doktor, gittiğimde bana tam olarak bunu söyledi. Sizi, dedi, narkoz verip tekrar açar kapatırız, ama daha iyi olacağınızın garantisi yok. Daha kötü olmayacağı kesinse razı olduğumu söyledim, ona da olumsuz yanıt verdi.

Adezyon, dokuların birbirine yapışması neticesinde hareketin kısıtlanmasına yol açan bir illetmiş. Bunun bu olduğunu biliyordum ama masajın sahiden çözüm olabileceğini bilmiyordum. Ülkemizde masaj küçümseniyor. Masaj aslında mucizevi bir şey. Adezyon illetinden insanları kurtarabilecek olan şey bu. Youtube’da scar tissue ve adhesion anahtar kelimeleriyle masaj videoları izlenebilir ve belli bir basıncın üzerine çıkmadan denenebilir. Belli bir basınç üzerine çıkmak gerektiğinde -daha ileri adezyonlar için- fizyoterapiye gidilmeli.

+Bu adezyonlara, ölü dokulara botoks ve benzeri enjeksiyonlar da uygulanıyormuş. Deneyimlemedim ama bunu yaptığını söyleyen merkezler var.

Basit hastalıkları ya da rahatsızlıkları olan kişiler, hastanelerde şifa bulamadığında fizyoterapiye kesinlikle şans vermeli.

Başlık Atamıyorum

Çok uykum var çok.

***

Geçenlerde -haftalar önce- kendi fikirlerine hayran olma konusunu benden biraz daha ileri götürmüş bir Aliki’yle tartıştım. Zor oluyor. Feminist Alikilerin benimle konuşurken nasıl hissettiğini anlar gibi oldum. Sinir oluyorlar. Dimağları açılmıyor. “A, evet, buradan da bakılabilir” demiyorlar, bunu kesin olarak anladım. Bu, güvenli bölgede otururken orası da çarpık, burası da şişmiş, şurası da patlak tespitleri gerçekten para etmiyor. Ama bunu anlamak korkarım değiştirmeyecek beni. “İdeal dünya olsa böyle olur” mantığının bu dünyada işlemediği gerçeğine insan o ideal olmayan dünyada yeterince acı çekmeden yeterince aldırış etmiyor. Yine de bundan sonra birileriyle tartışacak olursam o Aliki’yi hatırlamaya çalışacağım. Daha yazardım ama sıkıldım.

***

Bunu eyledim:

***

Salgın insanları vücudu üzerine düşünmeye zorluyor. Belki genelledim, bilmiyorum. Birkaç haftadır suratımın balon gibi şiştiğini düşünüyorum. Çekiştirip orasına burasına bastırınca gerçekten ödem sorunum olduğunu anladım. Bu ödem hep vardı da arttı mı, koronavirüsle alakası var mı, ciddi bir hastalığın pençesinde miyim, yoksa sadece az mı su içiyorum diye düşünedurayım -güzel Türkçemiz- meselenin ödem olduğuna ikna olduğumdan beri oturduğum yerde boğulacak gibi oluyorum. Sanki derimin altında o ödem baskı yapıyor, kafamı nereye oynatsam orada birikiyor, kulaklarımı çınlatıyor, dengemi bozuyor filan. Dikiş iğnesiyle suratımı patlatasım var.

-Neden toplu iğne değil.

Bir bu, bir de her b.ka itiraz eden iç sesim.

Belki de yok aslında böyle bir şey. Genel yaşlanma hali. -Aliki böyle dedi. Önce beni Masumlar Apartmanı ve mantı vaadiyle kandırıp evine attı, sonra da yüzüme kahkahalarla gülerek yaşlandığımı söyledi.- Eğer öyleyse onun çaresi zaten var. Ya da zaten yok. Bilmiyorum yaşlanmak mı daha iğrenç korkunç estetik operasyonlar mı. -Yaşlanmak.

Bu his daha önce bacaklarımda sebebini anlamadığım kaşıntının ardından olmuştu. Gözle görülür hiçbir şey yoktu ama deli gibi kaşınıyordum. Kaşınma hissi derinin altından geliyordu. Mal gibi internete girmiş, abuk sabuk şeyler okuyup deri altı parazitlerinin bu kaşıntıdan mesul olduğu korkusuna kapılmıştım. Boşta kaldığım her an dışardan gelip vücudumu istila eden mikroorganizmaların bacaklarımda yukarı aşağı koşturduğunu düşünüyordum. İnsanın vücudu üzerine düşünmesi korkunç bir şey.

***

Aklım gidip geliyor. Bugün güzel bir şey düşünmüştüm yolda yürürken. Onu yazayım demiştim. Unuttum gitti. Yazık çok da güzel bir fikirdi.

Sınıflar Arası Flört, Çirkin Olmak, Fakir Olmak, Estetik, İfşa, Alay.

Sevgili blog.

Şunu anlamaya çalışıyorum. Ciddiyetle. Gökkubbe altında t.şak geçebileceğimiz hiç mi bir şey kalmadı?

Bu kıza ekşi’de bir sürü laf ettiler:

Pelinsu hanım ve kendisiyle “muhabbet, sohbet” etmek isteyen iyi kalpli adam

Buna çok üzülmüşler.

“Kendisine insan gibi tanışmak için mesaj atan adamı fotoğrafıyla beraber deşifre etmek…” demiş biri.

Yani, sen maruz kal amlı kız. Adam seni beğendi. Adam seni s.kmek istiyor. Tüm Türkiye’nin duymasına gerek yok. Profilin ifşası -artık nasıl bir profilse saklamalı-, mesajların ifşası -artık ne demek istemişse sohbet/muhabbet derken, demek ki özel- falan baya bi ifşa sözcüğü geçiyor yorumlarda.

Sanıyorum metoo dalgasından sonra gelmesi paylaşımın “ifşa” olarak algılanmasına yol açtı. Oysa kadının taciz edildiği gibi bir iddiası yok. İfşa değil, gönderilen bir mesajın dalga geçme maksadıyla paylaşılması var yani ortada. Niye? Çünkü kadın bunu komik bulmuş, bulabilmiş -Bravo, ben böyle mizahi yaklaşamıyordum 20’li yaşlarımda.

Bazı şeyler göreceli değildir. Adam her türlü estetik kritere göre çirkin. Bu çirkinlik doğuştan bir anomali neticesinde değil muhtemelen kötü beslenme ve bakımsızlık neticesinde olmuş. Engelli değil yani. Şişman. Saçı kötü. Filan. Ve muhabbet-sohbet deyişinde herkesin anlayacağı bir şey var. Öte yandan kadın, kendini de olduğu şekliyle beğenmemiş ki estetik mestetik yaptırmış. Yani biri, kendini daha güzel yapma isteğiyle para verip narkoz almayı, acı çekmeyi göze almış, diğeri boğazdan kesmek yerine ayı gibi yemeyi tercih etmiş ve armut mindere dönmüş. Bunlar sevişecekler. Ayı öyle istiyor çünkü.

Dünya kötü bir yer. Ama çirkinsin diye alay konusu olmanla daha kötü olmadı, tanımadığın biriyle güzel diye “sohbet etmek” istediğinde ne kadar kötüyse o kadar kötü.

Benim Yirmili Yaşlarım

Bundan on yıl kadar önce, profil fotoğrafımın nispeten daha düzgün olduğu zamanlar, diğerleri kutusuna bakınca canım sıkılırdı. Bu mide bulantısını yaşamayan bilmez. Seks yapmak istemeyeceğiniz birinin “tanışabilir miyim”ine maruz kalmak kötü. Taciz değil, ama kötü. Tipini hoş bulmadığınız birilerinin sizinle çırılçıplak yatağa girip cinsel organını sizin cinsel organınıza sürttüğünü hayal ettiğini bilmek… Iy!! O yüzden diğerleri kutusuna gelen at hırsızı kılıklı tiplerin fotoğraflarını paylaşıp “ilgi orosbusu” (adı İlgi olan Aliki geliyor aklıma bu tabiri duyduğumda, acaba üzülüyor mudur ki, eheh) ilan edilen kadınların çoğunun bunu ilgi çekmekten ziyade midelerini bulandıran bir şeyle başa çıkma çabası olarak yaptığını düşünüyorum.

Facebook Çirkinleri

Sanki kadınları rahatsız etmek isteyen bir grup adam var ve çirkin olmak için özel bir çaba harcıyorlar. Tecavüzcü/tacizci değiller, sadece güzel/bakımlı/estetikli kadınlara gıcık oluyorlar. Bütün dertleri onların midesini bulandırmak. Tanımadıkları kadınlara sosyal medya üzerinden de’leri da’ları, mi’leri mı’ları ayırmadan yazıyorlar, keyiflerini kaçırmak için “sohbet-muabbet” filan diyorlar. Kedinin sevimli olduğunu bilmesi gibi sanki bu insanlar da çirkin olduklarını biliyor ve bunu abarttıkça abartıyor. Doğuştan değil çabalanarak kazanılmış, sahiplenilmiş ve kadınlara silah (su tabancası eşdeğeri) olarak doğrultulan bir “edinilmiş çirkinlik.”

Profil fotoğrafları, olabilecek en kötü ışıkta ve en yanlış açıdan çekilmiş. En iyi hitimalle, kendini pazarlamak gibi bir derdi o kadar yok ki, çok basit bir “kamerayı düzgün tutayım da az da olsa bir şeye benzeyeyim” muhasebesi dahi yapılmamış. Ya da bu kadar mal, bunu dahi düşünememiş ama istiyor ki

TANIŞABİLİR MİYİZ SOHBET MUHABBET KONU KONUŞMAK.

İsyan ediyorum! (şakacıktan)

İnsan çırılçıplak yanına üstüne altına yatıp cinsel organını cinsel organına sürteceği (ya da ne bileyim Aydınlanma’yı konuşacağı) kişiye yaklaşırken, biraz, çok az da, olsa hoş görünmek için çabalamalı.

Bunu yapmayan herkes dillere düşmeli.

Tiroidle İlgili Şeyler/1

Tiroidle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum sevgili blog.

Gerçekten çok fazla şey okudum bununla ilgili 1.5 sene içinde ve bu kadar kafayı taktığım bir konuda safi düşünüp hiçbir şey üretmemek sinirimi bozuyor. Arada bir buraya bir şeyler çevirip koysam hiç değilse diyorum ama bu da çok tuhaf kaçacak. Belki de kaçmaz bilmiyorum.

Şimdilik, dün uykumu kaçıran -sabah dokuza kadar uyuyamadım ve 12’de kedilerim tarafından uyandırıldıktan sonra yine uyuyamadım- mevzuu üzerine yazacağım. Stop Thyroid Madness diye bir site var. Tiroid çılgınlığını durdurun diyor yani. Doğal tiroid hormonunun insan üzerinde yarattığı mucizeler üzerine. Kullanıcıların siteye gönderdiği fotoğraflar, t3 hormonunun sadece kilo vermede etkinliğini değil, yüzde yol açtığı belli belirsiz, belki kişinin ancak kendisinin fark edebileceği değişimleri de ortaya koyuyor. Hipotiroididen (ki tahlil sonuçlarınıza göre hipotiroidi sayılmayabilirsiniz, buna aldanmamalı) kaynaklı ödem yüzden çekildiğinde göz kapakları ve gözaltlarındaki şişlik kayboluyor, çene yapısı yeniden ortaya çıkıyor, yorgun ve yaşlı hal gidiyor. Mesela aha:

2 aylık aralıklarla yüzde görülen değişim

Gelgelelim sitede “yeniden insana döndüm”, “neredyse normal bir insan oldum”, “sağlığıma kavuştum” diyen bu insanların çoğunun kullandığı doğal tiroid hapları (Türkiye’de yok) dünyada doktorlar tarafından pek fazla önerilmiyor ve nadiren reçete ediliyor. (Hatta yabancı forumlarda doğal tiroid hormonu reçete edecek doktor bulamamaktan yakınan, bulabilmek için yıllarca bekleyen, nihayet hayatlarını değiştiren doktorlarına çılgınca tapan pek çok kişi görebilirsiniz) Bunun iki sebebi var:

1-Doğal tiroid haplarında sentetik tiroid haplarındaki gibi bir standardizasyon yakalanamıyor. Teknolojinin gelişmesiyle epey yol alınmış -eskiden yapılmış araştırmalarda, bazı haplarda ilacın üzerinde yazanın üzerinde t3 ve t4 olduğu, bazılarında ise hiç tiroid hormonu olmadığı dahi görülmüş- ama yine de bir Euthyrox bir Levotiron kadar güvenilir değil. Fazladan ya da eksik alınan her mikrogramın hastaya çarpıntı/yorgunluk/fibromiyalji/saç dökülmesi gibi dönüşleri olduğu düşünülürse, bunun önemi herhalde daha da iyi anlaşılır.

2- Doğal tiroid haplarındaki (genelde domuz tiroidinden üretiliyor) t3 oranı sağlıklı bir kişinin tiroid bezinden üretilen/dolaşıma sokulan t3 oranının üç dört kat üzerinde.

Hillary’nin bir bildiği olmalı

Yine de ilginç bir şekilde mesela ABD eski başkan adayı ve daha bir sürü şeyi Hillary Clinton FDA onayından geçmemiş olan (ki araştırdığıma göre hiçbir doğal tiroid ekstresi onaylanmamış) Armour adlı doğal tiroid hormonunu kullanıyor. İnsan düşünüyor haliyle. Kadın yıllardan beri de çok memnunmuş.

Biraz bu t3 t4 olayından bahsedelim şimdi. T4 tiroid bezinden salgılanan temel hormon, diğeri t3. T3 aslında aktif t4 hormonu, yani tiroid bezinin ürettiği t4’ün tiroid bezi dışındaki dokularda hücre içine alınarak T3’e dönüşmesi gerekiyor. Metabolizmayı hızlandıran ve insan olmamızı sağlayan asıl hormon bu, t3. İşte Hashimoto hastalarında (ki hipotiroidi hastalarının yüzde 95’ini teşkil ediyor) ve ameliyatla tiroidi alınmış hastalarda temel sorun t3’ü yeteri kadar alamamak. İlk grupta vücut t4’ü t3’e çevirmede zorlanırken ikincide tiroid bezi hiç olmadığı için ve vücudu doğrudan üretilen t3’ten mahrum kaldığı için sorun yaşıyor.

Çevrim sürecini hızlandırmak için Selenyum takviyesi, şekersiz glutensiz beslenme, stresten uzak durma vs öneriliyor. Tiroid hastası olmayanların da yapabileceği, ama kimsenin kolay kolay yapamayacağı şeyler. (Mesela ben koronavirüsten sonra bunu artık hiç yapamadığımı sanıyorum ki marttan beri uyumak hepten işkenceye dönmüş durumda)

Bu da yetmezse ek olarak t3 tedavisine başlanabiliyor. Piyasada bulunan ama bulunmayan, bazen bulunan, bazen artık olmadığı söylenen, üretilip üretilmediğini çözemediğim ilacın adı Tiromel. İnternetteki forumlarda biraz gezinirseniz, bazı vücut geliştiricilerin de buna meylettiğini görebilirsiniz. Çoğunluk buna girişenleri ateşle oynamamaları, vücut yapayım derken kalpten gidebilecekleri yolunda uyarıyor ama muhtemelen tiroidi gayet güzel çalıştığı halde bu ilacı alan manyakların sayısı az değil. Gelgelelim tiroidi çok da düzgün çalışmadığı halde bu ilacın varlığından haberi olmayan, dahası tiroidinin düzgün çalışmadığının bile farkında olmayan insanların sayısı çok daha fazla. Bunun birkaç nedeni:

1 Aile hekimleri artık tahlillerde t3’e bakmıyor.

2 Tahlil sonucundaki referans değerler optimum değerlerle bir değil. Yani t3’ünüz normal değer aralığında olabilir ama bu sizin “insan olmanıza” yetmeyebilir.

3 Endokrinologlarda t4 ve tsh’a bak, gerisini siktir et eğilimi mevcut. Bu yüzden mesela anti TPO’su, anti-tg‘si yüksek olan gizli Hashimoto hastaları da uzun süre hasta olduğunu bilmeyebiliyor.

Doktorlar sallamıyor

Tiroid konusunda gittiğim doktorların genel tavrı buydu. Kayıtsızlıklarıyla sahiden hayatımın içine ettiler. İlk gittiğim doktor -Türkiye’nin en iyilerindenmiş, bilmiyordum- nodülün olduğu lobun alınması gerektiğini söylediğinde, ona ısrarla daha sonra ne olacağını sormuş, düzgün cevap alamamıştım. İnternetten yaptığım aramalarda kanser durumunda ikinci ameliyattan, radyoterapiden vs bahsediliyordu ama doğrudan soru sorabildiğim, işinin uzmanı olan kişi sadece “sonrasına sonra bakarız” diyordu.

Sonra ikinci bir görüş almak için başka bir doktora gittim deli sikmişti çünkü, ikinci doktor bir yandan yüzde ilkilik olan kanser ihtimalini ne diyeyse yüzde kırka çekip benim ödümü patlattı, bir yandan da “amaaaan ne var canım sadece her gün bi tane ilaç” alacağımı söyledi. O zaman beni düşündüren gerçekten de, her gün bir ilaç almanın zorluğuydu. Ya unutursam/ya depresyona girersem vs. Şimdi geldiğim noktada, başına gelecekleri tahmin bile edemeyecek olan zavallı kendime çocukluğuma acıdığım gibi acıyorum. Sahiden çok yazık. Anyways. Sonuç olarak 1.5 sene önce, ya kanser isem diye g.t korkusuyla tiroidimi komple almalarına izin verdim ve anladım ki Woody Allen haklı değilmiş, “iyi huyluymuş” dünyanın en güzel lafı filan değil. Sapasağlam ve kansersiz organım gitti, patoloji sonucuma duyduğum kırık sevinç giderek hayattaki temel mutsuzluk kaynağıma dönüştü. Şimdi aile hekiminden radyoloğa, hemşiresinden tiroid hastasına kadar herkes boynumdaki izi gördüğünde aynı muhabbeti açıyor ve sonunda da diyor ki:

“Vaaaah vah. Tüüüüüh tüh. Yazık ayol, nodül yüzünden tiroidini mi aldılar. Keşke izin vermeseydin.” 😦

Kendi kendinin doktoru olmak isterken kalpten gitmek

Evet. Yeterince bilgiye sahip olsaydım bunu ben kendime yapamazdım mesela. Ama bunu size hiçbir şeyi doğru düzgün açıklamayan doktorlar yapabilir. O yüzden KAMU SPOTU***SAĞLIKTA ŞİDDETE HAYIR***DOKTORLARI DÖVMEYİN***ÖLDÜRMEYİN***HEMŞİRELERİ DE***CİNAYET KÖTÜDÜR*** kendi kendinizin doktoru olabiliyorsanız olun. -Olabiliyorsanız olun. Olamıyorsanız bulaşmayın. Doktorunuz internetten bulup kendisine önerdiklerinize sinirlenebilir, bu anlaşılabilir bir şeydir. Karşınızdaki insan doktor, bunun eğitimini almış 6 yıl üstüne ihtisas yapmış kim bilir kaç yıl, ama siz de insansınız, saksı değil. Onun da bunu anlaması lazım. Eğer anlamıyorsa, kendi çözümünüzü bulmaktan başka çareniz yok.

Tabii bunu yaparken tahlilleri aksatmamak lazım. Mesela kişi, Tiromel‘e başlayacaksa ya da yurtdışından FDA onaylı olmayan ilaçlar getirtmeye kalkacaksa zırt pırt kan değerlerine baktırmalı ve kendini mümkün olduğunca dinlemeli. -Ben şu an dinliyorum mesela. Hatta kendimi dinlemekten uyuyamıyorum. Yasal reçetesiyle bana verilen ilaç, çarpıntıya ve kas seğirmelerine yol açıyor ama bundan yakındığımda sorunumun psikolojik olduğu cevabını alıyorum. Neden? Çünkü tahlillerim normal. Optimum değerlerden bahsedecek olduğumda doktorun cevabı hazır: “İnternetten bakma.” Peki ya benim deneyimlediklerim? Peki tiroidim gitmeden önceki hayatıma özlemim? Onun cevabı da belli: Psikiyatrist. Çünkü bir de o sizin ağzınıza etsin.

Düşünüyorum. Kafasına göre Tiromel ya da kafasına göre antidepresan alan hasta mı yoksa devlet hastanesinde yarım saat konuşup, tahlillerinde 2 değerinin min ve max.ın dışına taşıp taşmadığına bakılarak eline reçeteli ilaç verilen tip mi mutluluğa daha yakın? Belki ikisi de değil. Belki de tiroid, depresyon ve muhtemelen başka pek çok rahatsızlığın çözümünde asıl sorun, düzgün bir seçeneğinizin olmamasından kaynaklanıyor. Yanlış hayat doğru yaşanmaz gibi bir şey. Kendi adıma ben, terapistler ve cerrahlar tarafından getirildiğim bu yarraq gibi noktada, bundan sonra doktorları değil kendimi dinleyerek yanılmayı seçiyorum.

***KAFANIZA GÖRE İLAÇ KULLANMAYIN YOKSA ÖLEBİLİRSİNİZ***

ŞŞ

Kurumsal Sapıklık, Menajerlerine Yol Veren Az Ünlüler

Vodafone sizi aramaktan usanmıyor

K. R.

Vodafone ve Digitürk‘ün başını çektiği bir rezillik. İnsanları arıyorlar, delirtene kadar arıyorlar, siz diyorsunuz ki “Gerçekten vaktim/imkanım/sabrım yok”, ama onlar vazgeçmiyor. Vodafone beni şimdiye kadar en az on farklı numaradan aradı, her biriyle yaptığım sonuçsuz (“hayır gerçekten, ilgilenmiyorum kampanyalar ile, hayır farklı bir tarifeye geçmek istemiyorum, gerçekten şu an iskeledeyim vapura biniyorum, aramayın beni artık, kırmızı listeye filan alın, kimse aramasın”) görüşmelerin sonunda hepsini engelledim. Bu aramalar, özellikle birinden haber bekliyorsanız, mesela bir iş başvurusundan sonra vs geldiğinde çok sinir bozucu oluyor. Tanımadık numara görüp heyecanlanıyorsunuz ama ya bant çıkıyor ya da İYİGÜNLERVODEFONE‘DANARIYORUM İSMİM AYLİN.

Bana ne.

Bunun adı gerçekten sapıklık değilse nedir bilmiyorum. Çağrı merkezi deneyimim olduğu için bundan Aylin‘in sorumlu olmadığını biliyorum, ama bu kendisine gıcık olmama engel olmuyor. Bu sapık her kimse adını adresini eşgalini istiyorum! Kim Aylin‘e beni zorla aratan! Sistem deme sisteme hiçbir şey işlemiyor!!

Yine çağrı merkezi deneyimim dolayısıyla, o aramaların bir kısmının aslında müşterinin lehine olduğunu biliyorum. -Çok defa rezervasyonu durduk yere iptal edilen müşteri, gururu ve öfkesi nedeniyle kendisine vermeye çalıştığım daha iyi konaklama fırsatlarını reddetti. Bu durumda karşınızdaki o kadar sinirlenmiş oluyor ki, zararı karşılama önerinizin altında da bir çapanoğlu arıyor ve parasının yanmasını tercih ediyor.- Fakat bunu çok iyi gizliyorlar. Zırt pırt ve yerli yersiz aramalarla delirtilen müşteri, artık söylenenin menfaatine olup olmadığını dinleyemeyecek hale gelmiş oluyor. Yani düpedüz iki tarafı da mutsuz eden ve hiçbir işe yaramayan bir sistem çağrı merkezi dediğimiz şey.

O yüzden de,

olmamalı.

Burada aslında çağrı merkezinin tacizciye ne kadar benzediği üzerine bir şeyler yazmaya niyetliydim (Facebook’un ne kadar şizofreniye benzediği yolunda benzeri yapılmıştı birilerince) alakasız saçma sapan bir şey oldu. Neyse. Ellemiyorum. Demek ki kapasitem bu kadarına yetiyor.

Kapasitesini Olduğundan Yüksek Zannedenler

Diye güya başlığa bağlıyorum.

Burcu Bakdur üzerine biraz düşündüm. Aslında ondan önce bir kız vardı Nedir‘i sunan, biraz sert bir kadındı, ben onu severdim. Burcu Bakdur bebek gibi konuşan gızlar familyasından sempatik mi itici mi pek çözemediğim biriydi. O işte, Nedir‘den ayrıldıktan sonra kaybolmuş, Ekşi‘de öyle diyorlar.

Baktım, gerçekten de bir şey yapmıyor. İnternetteki varlığı son bulmuş. Gerçi Instagram’da bol bol fotoğraflarını paylaşıyormuş. Bazıları seksiymiş, bunu eleştirmişler. Pek anlayamıyorum. Bizde tuhaf bir seksilik düşmanlığı var. Doğası gereği vücudunu göstermek zorunda olmayan hiç kimsenin seksi fotoğraflarına katlanamama hali. Kızıyorum buna.

Seksi Olma Hakkımız Engellenemez

Seksi doksanlar

Her kadının ve adamın yumuşak ışıkta vücutlarının belli bölgelerini sergileyip erotik erotik bakmaya ve bu yüzden kınanmamaya hakkı var.

Konu dağıldı.

Neyse Ekşi‘ye baktım biraz, “hayatının hatasını…”, “kariyerini bitirdi…”, “g.t kalkması…” filan yazmışlar. Önce tam ünlü ol ondan sonra böyle maceralara gir demişler.

Aslında Spice Girls bunu yapmıştı. Kariyerleri zirvedeyken menajerlerinin g.tüne tekmeyi vurmuşlardı. Sonrasında gayet güzel işler yaptılar, ama şimdi düşünüyorum Geri’nin ayrılmasıyla olaysız dağılan grubu menajer bir şekilde bir arada tutabilirdi. Belki Geri‘yi de gölgede bırakacak bir şey bularak, belki onu kalması için ikna ederek, bir çözüm bulurdu işte. Menajerler böyle şeyleri bilir, krizleri çözmek onların işidir.

Neyse, Geri‘nin de işleri iyi gitmemişti. İlk soloları patladı, sonra dip. Belki kalsaydı Spice Girls de bozulacaktı. Ama kadın hayatı boyunca sorgulamıştır, ayrılmasam nasıl olurdu diye.

Üzücü.

Taklitçilik, Esinlenme, İlham, Özeleştiri

Sevgili blog, bugün bir avuç takipçisi olan kanalım için birisi “çakma Kalt” kabilinden bir yorumda bulundu. Kafamda birden sirenler çalmaya başladı. EYVAHLAR OLSUN/NE DİYEYİM ŞİMDİ BEN/AGRESİF OLMAYAN/İRONİK VE SEVİMLİ Bİ CEVAP VERMELİYİM/ASLINDA DEFAKTO’YU TAKLİT EDİYORDUM DESEM?/TAKLİTLER ASLINI YAŞATIR DİYE PİŞKİNLİĞE VURSAM?

Aliki dedi ki, saçmalama lan, yorum aldığına sevin, bi şey de yazma, gerek yok.

Bir diğer Aliki, “Ee etkileşim almışsın ne güzel, bu iyi bişey” dedi. (Etkileşim bence sinir bozucu.)

O da tepkisiz kalmamı söyledi. Genelde bir şeyi yapmamak, yapmaktan daha cazip geldiği için dediklerine uydum. Lakin içime dert oldu. Eski videolarımı kurcalayıp acaba hangisi taklit gibi diye düşün düşün beynimi yedim. 15 saniyelik videolarım sahiden biraz şey, esinlenme, belki, yani. Bir videomda da, çok bilinçsiz sayılmayacak şekilde Defakto özentiliği vardı. Ama ne bileyim özgün şeyler de yaptığımı düşünüyorum. Üf bilmiyorum. Bu aklıma getirdi:

Her Gördüğünü Çalan ve ‘Bu Benim Eserim’ Diyen Bok Gibi İnsanlar

İlk okul birdeydim, etüt odasında resim çiziyorduk. Karşımdaki yaşı benden biraz büyük bir elemandı, şato çiziyordu. Çok güzel çiziyordu. Çaktırmadan aynısını çizmeye başladım, anlamasın diye tepeye üç tane de minare ekledim, fakat çocuk bunu fark etti ve ortalığı birbirine kattı. Ben ısrarla “şato değil cami” çizdiğimi, bunun da tamamen benim kendi öz fikrim olduğunu söyledim -o sadece ilham vermişti. Şimdi görüyorum tabii, bariz taklitçilik. Nitekim eğitmen, çocuğu “hoş gör, kızma, yaşı küçük” diyerek sakinleştirmeye çalışmıştı. Belki ben böyle biriyimdir.

Bu özeleştirel tavrım, insanların samimiyetsizliğinden ve kendine duyduğu gizli hayranlıktan yakınan bir Aliki’nin güzel laflarını hatırlattı. Ona bok gibi olan ve bunun bilincine varmış insanlar olduğunu söylediğimde Aliki böylelerinin de süper özeleştiri yaptıkları için yine gizliden kendini övdüklerini söylemişti. Kısmen ikna olmuştum. İnsanlar kendilerini ciddi ciddi yargılayamıyor, yüz seksen derece değişip bambaşka biri olduklarında bile bunu kendilerini yargılamadan yapıyorlar. Yargılamada çok kibirli bir… -Mesela bu düşünceyi de Dogville’den çaldım. Tüğğ.

İnsanın sürekli kendiyle didişmesi ne kadar boktan. Hiçbir zaman kendi samimiyetine inanmaması. Bu bana düşündürdü.

“İvan inansa inandığına inanmaz, inanmasa inanmadığına inanmaz.”

Bu Ivan, Dostoyevski’nin gizli inançlı ateist karakteriydi.

Ben belki de oradaki Ivan gibiyimdir.

ŞŞ