Herkeşlerin Dilinde: Bir Başkadır

Dün Aliki’nin önerisiyle izlemeye başladım. Bir gün önce de otobüs durağında görüp Aliki’ye göstermiştim:

“Bak bak, çok nefis bir adam bu. Defakto diye programı vardı…”

Bugün Ekşi’de başlığına bi’ sürü entri girildiğini gördüm. Akşam üçüncü bir Aliki dedi: “İzliyor musun? Çok iyi.”

Berkun Oya fırtınası esebilir mi? Essin bence. Defakto’da Rammstein eşliğinde kıvırtan dansözü gördüğümden bu yana işlerinin hastasıyım.

Bir Başkadır’ın terapistleri “biraz daha gerçeğe yakın” olduğu için, elitler tarafından takdir edildi. Elitliği sonradan benimseyenler ve halkımız insanı hala Binnur Kaya’nın kendilerini iyileştirebileceğine inanıyor. Dünyanın bu haline üzülüyorum. Binnur Kaya’ya da üzülüyorum. Bence olayların arka planını bilseydi kabul etmezdi. Birileri Twitter’da ne diye kabul ettiniz, bu ayıp iki dünyada yakanızı bırakmaz minvalli laflar etmiş. Belki kadıncağız “Ne’ttim ben, keşke kabul etmeseydim” diye üzülüyordur şimdi. Bırakıp gitse kariyeri sıkıntıya girer, bir de küçük bir kesimin aşırı övgüsüne maruz kalır. Bence onu da istemez. Gerilir.

Ama bu Kırmızı Oda ne bileyim şey yani…

Kötü oldu.

Çok kötü oldu.

Ceza hukukunun konusu olması gereken kimselere terapi koltuğunu işaret ettiği için özellikle. Ama Türkiye’de zaten büyük ölçüde yanlış anlaşılmış bir hizmeti hepten çarpıttığı için de.

Orta halli ve eh-zengin olup psikolojilerinin “çok iyi” olduğunu düşünen Alikicanlara niye terapiste gittiğimi anlatamazdım. “Bana anlatsana kızım” filan diye zırvalarlardı. -Onlara anlatırsam dinlerlermiş. Bir de dinlemeyin.- Yalnızlıktan terapiye gidildiğini sanan insanların sayısı az değil. Sanırım psikolojik danışmanlık, anti sosyal veletlerin rehberlik servisine duyduğu ilgiyle karıştırılıyor. Sahiden orası akran zorbalığının ulaşamadığı ikinci yerdi ve bok kokmadığı için genelde ben de tuvalete tercih ederdim. Öyle değil ama işte. Terapi öyle bişi değil. Sonu da sürprizsiz. Okuduğum hemen her vaka öyküsünün -gerçi diziye ilham veren terapist/yazarı okumadım- sonu “Bu muymuş!” dedirtecek denli sıkıcıydı.

Onların travması, sizin değil. Sıkıcı yani. Valla öyle.

Ama halkımız insanı görsellere Melisa Sözen yazmak yerine heyecanla Alya’nın güzelleşmesini bekliyor.

Ağızlarının tadını bozmayalım.

BİR BAŞKADIR SPOYLIRI

Sinan beyin “Günaydın”ına karşılık Meryem’in “Gülbin” deyişi nefis bir sürçmeydi.

ŞŞ

Türkiye’de Diziler Neden Uzun, Erkekler ve Kadınlar Niye Böyle

Kırmızı oda

Eski diziler kısaydı.

Süper Baba bir saatin altındaymış. Kara Melek 40 dakikadan az.

Aşk-ı Memnu ve Yaprak Dökümü ortalama 1.5 saatmiş.

Kırmızı Oda ve Masumlar Apartmanı 2-2.5 saat arası.

Ortalama on senede bir, 1 saat artış var yani. Çılgınlık.

Kırmızı’yı izlemeyi denedim, bu ikisi çünkü herkesin dilinde. İzleyemedim. Sahneler anlamsız uzun. Sanatsal bir şey de izlemiyoruz. Gaz müzik eşliğinde kazık gibi duran adam. Ağlak müzik eşliğinde kazık gibi duran kadın. Yüzlerdeki ifadeye bakınca aman aman bir oyunculuk yok. Nbc tarzı off bu nasıl plan, oyyy fotoğraf gibi dedirtecek bir şey zaten yok.

Terapistimin iç sesi umarım böyle değildir diyecek oldum ama, dış sesi de hiç benzemiyor o yüzden kafam rahat.

Yeni diziler beni üzüyor. Bir şeylere herkesle birlikte yükselmek istiyorum ama hep geriden. Muhtemelen bu dizileri, ortalama dizi süreleri 4 saate çıktığında bayıla bayıla izlemeye başlayacağım.

Kadınları seviniz. Erkekleri seviniz.

Biraz düşünmeye çalışıyorum. Küçükken böyle düşündüğümde, bu düşünmelerimin büyüyünce bir işe yarayacağını sanırdım. Kuram oluşturabilir ya da ülke yönetebilirdim. En azından bir örgüt kurar eşitliği filan yayardım. Hiç öyle olmadı. Mal mal düşünüyorum hala.

Hiçbir boka yaramıyor bu düşünmeler.

Neyse kadını ve erkeği düşündüm. İkisine de insan olarak bakmadığımda genelde uyuz oluyorum. Kedi gibi girdikleri kalıbın şeklini alıveriyorlar:

Bunun basıldığı bir tişörtü bir kadının üzerinde gördüm. İnsanın kendine hiç mi saygısı olmaz” diye düşündüm ama aslında bunu demek “aq” diyen kadınlara kızmak gibi. Saçma bir tepki. Belki de değil. Bilmiyorum. Belki aq de yanlış. İnsanın, sevimsiz bir şeyi diline dolarken, kendisini -mesela cinsel organını ve medeni halini- bunun dışında tutabilme hakkı çok görülmemeli.

Ama insan böyle tişört giyen bir kadın ya da adam gördüğünde, birini nikah masasına istemediği halde oturtmakla ya da istemediği halde evlenmekle övünüyor gibi geliyor ki -çok gerizekalısınız lan. Bunlar bir de bebekleyip toplumu hepten çürütüyor. Kendileri gibi mutsuz evlenen ya da zorla birine yamanan bok gibi bireyler üretiyorlar.

Buralarda artık sağlıklı düşünemez oluyorum. Böyle kalıplara -sahici ya da değil- duyduğum öfke, düşünmeme engel oluyor. Bence böyle kadın ve adamlar yok ve evlilik aslında kadın erkek ayrımı olmaksızın, insanlığı farklı biçimlerde mahveden bir şey. Mesela insanlığın bir kısmı ailesinin yanından ancak evlenirse ayrılabiliyor, bu çok fena bir şey. Yine insanlığın bir kısmı, aşık oldukları kişiyle ilişkisini sürdürebilmek için ya da mesela yaşlanıp tipsizleştiğinde bedava seks yapabilmek ümidiyle evleniyor. Baya SGK emeklilik hesaplama gibi bir şey yani. Ben emekliliğim konusunda olduğu gibi bu konuda da sanırım gerçekçi değilim ve ihtiyarlığımda çevremde dört dönen çıtırlara dolarlar attığımı hayal ediyorum.

Gelgelelim bu tişörtü giyen hemcinsimi gördüğümde yakasına yapışıp “Evlenme, sen de mutsuz olacaksın!” diyesim geliyor.

Halbuki tatlı tatlı gözlemleyeceksin bunları. Kişiselleştirmeyeceksin. “Hımm, patternler” filan deyip not alacaksın. “Hımm 2020 ne kadar ilginç… Hımm Türkiye Cumhuriyeti çok enteresan…”

Kuramsal şeyler düşünürken dünyaya çok fazla kapılmamalı. Şeker ve glutenden uzak durmak kadar önemli bu.

ŞŞ (Güzel bir merdiven çıkma müziği)

Doğrular, Yanlışlar, Tanrılar ve Leyla Erbil

Dün akşam LinkedIn’in sayfalarında aylak aylak gezinirken bir editör yakınmasına rastladım. “O editörler”, diyor, “kitabın yazarı kadar emek…” -tam da öyle demiyor. Editörlerin bombok metinlerden sanat eseri yarattığına benzer -bu kadar iddialı ve eleştirel değil tabii- bir şeydi özetle, yorum yazan herkes hak vermişti. Israrla bir karşıt görüş aradım, bulamadım.

Bilemiyorum.

Kamusal alanda böyle bir tartışma açılacak olsa ağzıma geleni söylerim diye düşündüm: Bana ne be editörün yeteneğinden ve de emeğinden/istedik mi ha? istedik mi?/editör yazsaymış o zaman kitabı/ben yazarı okumak isterim, eksiğiyle fazlasıyla… Hatta kendi bitiriş cümlemi bile tasarladım: “Editör sadece dilbilgisini düzeltmeli”.

Fakat tam bu olayın üstüne bugün editoryal sürecin doğrudan nesnesi oldum ve her söylenene “He!” dedim. Tamam efenim, yaparım efenim, atarım efenim, silerim efenim, sil baştan, en baştan, yeniden, yine yeni yeniden yazarım efenim.

Şimdi omurgasızlığımı eleştiriyorum. Dört duvar arasında sağlam durmak çok kolay. Akran zorbalığına uğradığım dönemlerde de odamdaki eşyaları doğduğuna pişman ederdim.

Hiç değilse ilk kitabını yayınlamanın eşiğinde biri için, editörle didişmek pek akıllı işi değil. Ama düşünmüyor değilim, mesela Latife Tekin, Nabokov, Hasan Ali Toptaş filan, eleştirilmiş midir.

Tek ve nefis bir romanı olan bir yazarla röportaj yapmıştım. Editoryal süreçte metni neredeyse baştan yazdığını söylemişti. Sonuç çok güzeldi, ama ben metnin ellenmemiş halini merak etmiştim. Belki o daha da güzeldi? Ne bileyim.

Nabokov aslında bir röportajında taslaklarının gösterilmesi ricasına karşılık “bu sümüklü mendilleri göstermeye benzer” nev’inden bir cevap veriyor. Düşün adam kendini ne biçim eleştirmiş. Böyle biri sahiden editöre iş çıkarmayabilir.

Peki Leyla Erbil, virgüllü ünlemlerine, soru işaretlerine nasıl ikna edebildi editörleri, ya da ne zaman.

Leyla Erbil belki çok sağlam durmuştur.

Dilbilgisine hakimiyetinin sonsuz güveniyle, “Bu benim tarzım.” demiştir ve editörler ağzını açamamıştır. Benim böyle bir duruşum yok. Hiçbir işimden bu kadar emin olmadım. Sesimi yükselterek savunduğumda dahi beni eleştiren, işime laf söyleyen herkesi Tanrı olarak gördüm, onlara meczupça isyan ettim, Leyla Erbil gibi değil.

Gerçi bu kadın hakkında aslında hiçbir şey bilmiyorum.

Leyla Erbil’in böyle tanrılarla arası nasıldı acaba.

Hiç kendinden şüphe etmiş midir.

Yeteneğinden filan.

Ne bileyim.

“Bu virgüllü ünlemleri soru işaretlerini de yapıyorum ama… Kimse anlamayacak…”

Demiş midir.

Yaprak Dökümü Gözlemi

(Şimdi de 1’den 100’e kadar olan bölümlerini izlemeye başladım yarareyyarareyyararey bu durum beni mahvedecek.)

Leyla delirdikten sonra mini kardeş Ayşe’nin (bu kızın dört yılda oyunculuğunda gram ilerleme olmaması başlı başına yazı konusu) “Niye öyle (deliler gibi) konuşuyo’sun” deyip ağlayarak odasına kaçması çocuk açısından bir dram. Leyla’nın kimsenin kendisine söylemeye cesaret edemediğini duyması da öyle. Bu bana düşündürdü:

Bir çocuğun deliyle yaşaması mı daha ağır, delinin çocukla yaşaması mı.

Neden Annem Değilsin Emily Ratajkowski.

Hamileymiş ve “18 yaşına gelince öğreneceğiz cinsiyetini”, demiş. Bu insan kadınlığıyla barışık ve komplekssiz biri olarak, muhtemelen Queer olmasaydı da çocuğunu zorla kadın ya da erkek yapmaya çalışmaz, ona kadın ya da erkek olmayı reddettiği için çemkirmezdi.

Anneler arası eşitsizlik, sınıflar arası olanından çok daha ağır. Aileden gelen zenginlik kısmını ayrı tutarak söylüyorum, bazılarımızın nefis insanların birlikteliği, bazılarımızın ise asla çocuk sahibi olmaması gereken, insan yetiştirecek mental olgunluğa erişememiş, ne istediğini bilmeyen şaşkınların hatası sonucunda dünyaya gelmiş olması acı.

Bugün biraz Kafka üzerine de düşündüm. Mektuplarından anladığıma göre onun babası da ikinci gruba giriyormuş. Ama adım gibi eminim, kalemi alınca sular seller gibi babasına çemkiren Kafka Bey, babasının karşısında o yazdıklarını söylemeye cesaret edebilse, söylediklerine kendi de inanmazdı. Böyle ana/babalar çocuklarını her şeyden şüphe ettirmeye kadirdir, ona karşı çıkmak yer çekimine karşı çıkmak gibidir, arkasından mantıklı konuşulur ama muhatap olunduğu an 0-3 yaş arasına dönülüp boyun eğilir. Tek çözüm düşündüklerinin doğruluğuna onu da ikna etmek olabilir ama bu da hülle gibi bir şeydir sanırım.

Zaten Kafka’nın babası, mektupta anlattığı gibi biriyse, ikna filan da olmazdı.

Hazin.

ŞŞ

SKYND yeni şarkı yapmış ama bence olmamış.

Algılar, Gerçekler, Yas, Mubi’deki Pis Adam’lı Film

Bok Gibi Kombinler

10’lu yaşlarımda Mavi Jeans kataloğu geçmişti elime. Modeller çok uyumsuz giyinmişti ve bunun için özel çaba harcandığı belliydi. O zaman bunu “bizim öyle süper ürünlerimiz var ki bok gibi bile kombinlesek gözünüze güzel görünür” tarzı bir meydan okuma gibi almıştım ki galiba öyleydi de. -Bugün bunu ZARA çok yapıyor ama ben mankenlerin alışılagelmiş “güzel” ölçüsüne uygun olmaları sayesinde bunun gözümüze hoş göründüğünü düşünüyorum. Algı operasyonu yapıyorlar yani. -Bu sözcüğü hala ciddiyetle kullanabilen, zekasından ve bilgi birikiminden şüphe etmediğim insanlar var, çok üzülüyorum.

Şıklık ve Rüküşlük arasındaki ince çizgi

Neyse bunun bir alıcısı var. Ortalama insan da bazen iddialı ve bok gibi kombinler yapabiliyor. Tuhaf bir şekilde kötü durmuyor. Bu beceriyi gerçekten açıklayamıyorum. Ya sahiden defilelerdeki ve kataloglardaki bok gibi kombinler algılarımızla ciddi ciddi oynadı ve vücutları alışılmış güzellik ölçülerinin dışında olanlara bile bir şekilde bu saçmalıkları yakıştırabiliyoruz ya da sahiden bir tasarım gözü var. Belki renk uyumu belki de fotoğrafın çekildiği ortam ve ışıkla ilgili bir şeydir bu. Yüz güzelliği de olabilir. Bilmiyorum düşünüyorum bunu. Bazı insanlarda ise hep bir olmamışlık var.

Kişisel ve Toplumsal Felaketlerde Zaman Aşımı

“Tam da öyle olmamıştır o” denilen an yasın bitmesi. Yani yas bittikten sonra böyle diyor insan, sanırım. Kaybın koşullarını yaratan her unsur anlamını ve önemi yitiriyor. Pisi pisine ölümlerde bile. Ve bu tepki kaybın ilk öğrenildiği anda verilen tepkiye o kadar benziyor ki, bana yasın beşinci evresiyle ilk evresinin aslında aynı olduğunu düşündürüyor. Bütün o evrelerden sonra perişan ve yorgun halde inkar’a dönüş: Eğer ölen sahiden o olsaydı/eğer sahiden böyle ölmüş olsaydı bu korkunç bir şey olurdu.

İki nokta arasında o korkunç şeyle baş etme çabası.

Bugün Irak’ta bir milyon insanın işgal ve buna bağlı nedenlerle ölmüş olması da yıllar önce aldığım iki genç insanın ölüm haberi de sanki gerçek değilmiş gibi geliyor. Biraz sorgulamadan et yemek gibi. Yani çok net bir gerçek ama, kafam basmıyor. O öyle olmamıştır.

Filth

Ben bu filmi meğer daha önce izlemişim. Ama filmden aklımda yalnızca pis adamın eşcinsellerle ilgili yapmış olduğu yorum kalmış. Ne tuhaf, güzel film halbuki. Bu da cinsiyetime kızdığım filmlerden biri oldu. Oradaki anti-PC şakaları yapamazsın mesela kadın olarak. Veya fotokopi makinasına oturup penis boylarımızı ölçelim tarzı bir şeyin kadınlar açısından karşılığı yok. -Gerçi başka bir filmde (The Bonfire of the Vanities) fotokopi makinasına oturup g.tünün fotokopisini çeken bir kadın vardı ama kadının bunu ne amaçla yaptığını hatırlamıyorum.- Düşününce memeler olabilir aslında. Ama meme dışardan da belli olduğu için sonuç kolaylıkla tahmin edilebilir, şakanın tadı olmaz. Öte yandan erkek de olsaydım böyle bir işe girişmezdim muhtemelen. Böyleyken neden üzülüyorum buna bilmiyorum.

Günün İlginç Bilgisi

Bana göre ilginç. Normal insanların böyle disleksik hezeyanları yoktur. Filthy’yi niyeyse Flirty gibi okumuştum -diyeceğim ama hiç de öyle okumamıştım, kelimenin benzerliği anlamın aynı olduğunu düşünmeme yol açtı. Bu o zaman disleksik hezeyan sayılmaz. Belki de sayılır bilmiyorum. Anyways, ben Filthy Frank’in Flörtöz Frank olduğunu sanıyordum. Şimdi taşlar yerine oturdu.

ŞŞ

Konsept Sorunu

Konseptin kendisi sorun. İnsana konsept dahilinde saçmalatmak (çünkü blogun temel amacı bence buydu) elini ayağını bağlayıp dans etmeye zorlamak gibi bir şey. Satacak bir konseptim olsaydı muhtemelen bayıla bayıla çalışacağım bir işim de olabilirdi. O yüzden belli bir konuda yazmak konsunuda kendime eziyet etmeyeceğim.

İşten Ayrılamamak

İstifa edeli bir aya yakın oldu fakat çalışmaya devam ediyorum. Şimdi şimdi anlıyorum ki sanırım yerime gelecek kişi hali hazırda çalıştığı yerden ancak ay başında ayrılabilecek. Bana henüz ay sonuna kadar çalış denilmedi, ama belki de olacak olan bu. Çünkü ne bileyim, bu hafta son haftam olsaydı herhalde şimdiye kadar söylenirdi. Haftalardır her haftaya “bu hafta son” diye başlıyorum.

Bu aslında iyi oldu, çünkü direkt çıkarılsaydım pişman olabilirdim; istifa sonrası çalışmak o kadar zor geldi ki, artık kararımın doğruluğundan yana zerre şüphem kalmadı. Acaba bir sonraki işim nasıl olacak.

Hayatımızın Belli Dönemlerinde Tanık Olduğumuz İnanılmaz Olaylar

İnsan farkına varamayabiliyor. İnanılmaz olaylar çünkü “inanılmaz bir olayım ben” diye bağırmıyor. Mesela inanılmaz bir şey oluyordur ama o sırada mideniz bulanıyordur, başınız ağrıyordur, yemeği fazla kaçırmışsınızdır, gazınız vardır; siz anlamadan kaçıp gidiverir inanılmaz olay.

İki tane inanılmaz olay oldu, daha sonra anlattığım insanlar buna epey şaşırmıştı. O zaman, neden caps almadım/fotoğrafını çekmedim diye çok hayıflandım.

Neden caps almadım!

Paris’te 400 euro’ya kadar ev bakarken gördüğüm, salonun ortasında klozet olan o ev. Seloger’de ya da PAP’ta görmüştüm ilanı, klozet kanepenin hemen yanında duruyordu. İnanılmaz bir şeydi. İlanda bu ayrıntıyla ilgili tek kelime yoktu.

Neden fotoğrafını çekmedim!

Yine beşyüz euro’luk, gözümle gördüğüm evde, klozet bu kez mutfakta, buzdolabının hemen yanında duruyordu. İlanda mutfağın bu kısmı kadraja dahil edilmemişti. Komisyoncuya fayans arasında hamam böceği görmüş gibi “buzdolabının yanında klozet var” dediğimde Fransızlara özgü garip sesler çıkardı:

-Ah bah ouais… Ouais… C’est ça…

Big Lebowski’deki terlikli sabahlıklı adamın diğer günleri

Hayatımın akmayışına hayıflandığımda (işliyken ofis olmasa, işsizken ofis ortamım olsa akacakmış gibi gelir) aklıma suç konulu filmler geliyor. Başlıktaki muhtemelen en sevdiğimdi. Halbuki muhtemelen o insanın diğer günleri akmıyordu. Hayatın kesilip biçilip sıkıcı taraflarının atılmaması, böyleyken sürekli hayatın kesilip biçilen, rafine biçimlerine maruz kalmak insanda böyle saçma salak bir psikolojiye yol açıyor. Çağımız insanı Instagram’a sinemaya olduğundan daha düşkün olduğu için toplumun geneli böyle tırt tespitleri sosyal medya üzerinden yapıyor ama sinema aşıkları da kurtarılmalı. Yani onlara da birilerinin “Gerçek hayat herkes için böyle, muhtemelen Beatrix Kiddo bile Kill Bill’deki sahneleri hariç, sıkıcı bir hayat yaşadı” demesi lazım.

Birileri belki diyordur.

The Hunt

İzler izlemez üzerine bir şeyler yazacaktım. Oradaki sarışın, Kill Bill’dekine çok benziyor. Yüzünün yamukluğu bile aynı. Şu an hiçbir şey yazasım yok. İnsan böyle şeyleri ertelememeli.

WP’nin bu haline hiç alışamadım.

Hiç.

Call Me By Your Name, Karakterler, Filmler

Blog yazmak cidden saçma. Bir konsept belirleyip hep belli bir konuda yazayım istiyorum, mesela film eleştirileri.

Beni Adınla Çağır

Kötü çevrilmiş. “Bana adınla hitap et” olması lazımdı. Ama o zaman da boktan bir film adı olurdu. İngilizce’de kulağa hoş geliyor ama Türkçesi güzel olmuyor. İşte böyle durumlarda, “Halkımız Avanta Peşinde” gibi orijinalinden güzel çevrilmiş filmler akla gelmeli.

Anyways.

Filmin sonlarında adam oğluna “Sizin arkadaşlığınız çok güzeldi” diye giriş yaptığında sonunu öyle bağlayacağını ummamıştım. Bu insan demek ki ters köşelerin adamıymış. Filmin başında verdiği bilerek-yanlış etimoloji bilgisiyle birlikte düşününce böyle bir babanın gayrı homofobik de olsa çekilmez olabileceğini düşündüm.

Allahım kıvranıyorum.

İnsanın sevdiği bi’ film hakkında film eleştirisi yapması çok zor. Ama buranın bir konsepti olmalı.

Bazı şeyleri ancak filmlerde görecek olan insanlar

Mesela biri bana “bana adınla hitap et, ben de sana adımla hitap edeyim” dese “o ne demek be” derim. Bence on kişiden dokuzu söylenmek isteneni direkt anlamaz. Böyle olunca acaba, demek ki iyi bir çift olmadıkları mı düşünülmeli? Peki diyelim ki anladı. Anlayan on kişiden altısı filan bence “üff hayır çok saçma” der. İşte filmlerde böyle olmuyor ve ben bu duruma çok kızıyorum.

Böyle güzel şeyler başımıza gelmeyecek.

Bu kadar.

Eleştirecek bir şey bulamadım filmde.

Sharon Kovacs çok güzel kadın. Keşke saçlarını uzatsa. Saçı kısayken de (aslında bile demek isterdim ama kesin gayrı pc/kadın düşmanı bir şeydir) güzel olan kadınların gerçekten güzel olduğunu düşünüyorum. Ama o kadınlar dahi saçlıyken daha güzel.

Uzun saçlı Sharon Kovacs:

Bir ara Ps öğreneceğim.

Ali Rıza Bey ve Hayat

Sevgili blog,

Yaprak Dökümü’ne dadandım.

Ciddiyetle değli de yemek yaparken, uyumak üzereyken, kurgu yaparken vs. izliyorum.

Ali Rıza Bey’in yıkımını izlemek pornografik.

Yüzüncü bölümden filan başladım izlemeye, üniversitedeyken de ara ara izlerdim. Felçten sonra izlemeyi bırakmayı düşünüyorum. Felç ne berbat bir şey. Başıma gelmesinden korkuyorum bazen, sonra düşünceyi kafamdan uzaklaştırmaya çalışıyorum. İnsanın merak ettiği ya da hayatta dayanamam dediği her şey it gibi başına geliyor.

Bugün Aliki’ye, kanser şüphesi olan tiroid nodülü olsa ve ikinci ameliyat riskli olsa, risk almayı mı yoksa hayat boyu ilaç kullanmayı mı tercih ederdi, bunu sordum -b.k vardı çünkü- biraz düşünüp riski almayı tercih edeceğini söyledi:

-Kuzum ben yapamam öyle her gün ilacımı alayım/oyy hormon değerlerime baktırayım/ay tiroidim bilmem ne oldu (Hello! This is me! Allah belamı versin! :))))

Sonra ilacı “pranga gibi bir şey” olarak gördüğünü söyledi. Ossaat susturdum ama bu kadarı yetti. Ankara’daki Aliki’nin eski bir tavsiyesine uyup ona hemen miyop olmakla ilgili düşüncelerini sordum, lens ya da gözlüğün daha büyük bir pranga olduğunu söyleyip tahtalara vurdu, biraz rahatladım.

Bazı insanlar abartıyor. Başına gelmeyen de anlamıyor. Birçok şeyi çok feci sanıyoruz. Ki bazıları çok feci. Mesela bir dostun ölümü. Evet bazı şeyler feci ve tesellisi yok.

Hayatta çok feci şeyler var

Bunlarla ne yapmak lazım. Şey yapamadım ben bunu. Aşamadım. Aldığım ölüm haberlerini unuttum mesela, o inanlar hiç yaşamamıştı ile hala yaşıyor arası bir yerdeler. -Belki ölüm de böyle bir şeydir- Bir noktada yüzleşmek lazım halbuki. Galiba.

Hayatta Moda Sahilleri, Kediler ve Hindistan Cevizi Şekeriyle Tatlandırılmış Tatlılar da Var

Bunlar da önemli.

Bunlara odaklanmak lazım. Dünya, takıntı haline getirince insanın hayatını cehenneme çevirecek şeylerle dolu. Irak Savaşı, İklim Değişikliği, Ölümlü Olmak, Hayvanlara Eziyet vs. Belki de eski usul savunma düzeneklerini yardıma çağırmalı. Aklına geldiği an yönünü değiştirme -Moda Sahilleri!- olayını gözüm kesiyor mesela. Ama şunu anlamıyorum: Terapide tam da bu mekanizmaları çökertmeye çalışmıyorlar mı? Yani ilerde yıkılması için para vereceğim bir şeyi ne diye kurayım? Gerçi terapi galiba bunu gereksiz yere kurulmuş mekanizmalara yapıyor. Emin olamıyorum yine de. Neyse.

ŞŞ

Neden Tarkovski Olamayan Adamın Sevgilisi

Merhaba sevgili blog. Uykum kaçtı ve beni ziyadesiyle üzen hatta dellendiren bir konuda yazmak istedim.

Dün Aliki’nin önerisiyle Neden Tarkovski Olamıyorum adlı filmi izledim -sevdim. Senaristinin başka bir işini izlemediğim için adamın kadın karakter yaratamama gibi bir özelliği var mı bilmiyorum ama Türkiye sinemasında, başrolünde sevgilili ya da eşli adamların olduğu neredeyse her filmde -tamam belki “olduramayan adam” filmlerinde- gördüğüm bir şey bu. Kadın karakter yaratma kabızlığı.

Afili Filintalardan bir yazar -hangisiydi hatırlamıyorum- bu kabızlığına “Çünkü ben anlatamayacağım dünyaları anlatmaya çalışmam…. Anlatamayacağım dünyaları anlatamam……… Çünkü ben erkek olduğum için amlılar da uzaylı olduğu için ben nasıl anlatayım kadını yauuuu ben Mars’tan onlar Venüs’ten heheheheheheeheh :DDDDDddd” demeye getiren bir takım saçma salak cümle dizisiyle açıklama getirmeye çalışmıştı.

Kadınların ‘Dünyası’

Ne kadar salakça bir yaklaşım yarabbi. Kadın karakter anlatamamak çünkü onların dünyalarına (çok ilginç bi’ dünyamıs var bizim… erkekleri almıyorus… orada kadın kadına harika şeyler yapıyorus…. şşş hihihih, yaramaslıklar yapıyorus basen hihiihihihi) yabancı olmak. Bu mantıkla sen kendinden başka hiçbir şeyi anlatamazsın.

Kapa parantez. Bir kısım edebiyatımıza, dizilerimize filan da sinmiş bir şey bu. Kadın karakterler özensiz ve birbirinin neredeyse aynılar. Kenar süsüler. Beceriksiz, olduramayan, kafası karışık, yılgın herif ve onun kafa açıcı, soğuk, ciddi, kasınç kasınç kasılan sevgilisi ya da eşi. (Böyle kadınlar yok değil, böyle kadınlar da erkekler de var ama kendileri gibilerle sevgili oluyorlar) Tırt işlerde bu o kadar rahatsız etmiyor, yapımın genelindeki tırtlık içinde kadının karaktersizliği fark edilmiyor; ama mesela Neden Tarkovski Olamıyorum bence güzel bir filmdi. Ama mesela o adı bile aklımda kalmamış olan -gerçi Tansu Biçer’in adı da aklımda kalmamış- sevgilisi kadın ne kadar boştu.

“Sen bu boş beleş adamlarla takıldığın için bişey olamıyosuuun!”

Ne kadar saçma.

(Bisim gisli dünyalarımısda bis sevgililerimisi nasıl eleştireceğimisi planlarıs hep hihihhhi…..! Bis çok ilginç ve kadifemsi ve de yuvarlak hatlı değişik varlıklarıs….. Onların en hassas noktalarını düşünürüs taşınırıs saten beynimis bi’ tek buna yeter, bu bisim en güsel ve de en sevdiğimis hobimisdir :))))))))) :dddddd)

Bilmiyorum doğru düzgün bir şeyler yazarım diye oturmuştum yazamadım. Sinir ettiler. Bok var böyle kadın karakterler yazıyorsunuz.

İş, Arkadaşlar, Para, İmdat.

Sevgili blog. Geçen hafta istifa ettim. İstifamın ertesi günü neredeyse 4 aydır beklediğimiz bilgisayar, sonraki haftanın ilk günü de ekipmanın geri kalanı geldi. TEŞEKKÜRLER. Bazen hayatın beni gördüğünü ve itliğine böyle yaptığını düşünüyorum. Bazen değil, çok düşünüyorum aslında bunu.

Hayır, ekipman daha önce gelseydi de istifa kararım değişmeyecekti ama hiç değilse, kolileri açarken, bir güncük dahi olsa, “yaşasın ben bunları ne güzel kullanırım” dediğim bir an yaşasaydım. Bunu yaşayamadım. Bilgisayarı kontrol ettiğim gibi kapattım. Ay sonuna kadar kullanmayı düşündüm ama yapmadım, ona bağlanmak istemiyorum.

“Başka bir dalı tutmadan bunu sakın bırakma” diyen Aliki-canlar şimdi hep bir ağızdan “En iyisini yaptın/zaten editörlük sana göre değil/memur gibi çalışmak sana gelmez” demeye başladı. İnsan kime inanacağını bilmiyor. Kendini bilse keşke.

“Lost Friend: Aliki is no longer a family friend”

Aliki çocuk yapmış. Daha bir yıl önce Fransa’ya düğününe gitmiştim nikah şahidi olarak. Bugün hatrını sormak için yazmasaydım çocuğu olduğunu öğrenemeyecektim. Yeni bir şey de değil, ağustos sonunda doğmuş. “Baby is arrived!” yazıp fotoğrafını gönderdi. Garip şey. Üzüldüm ama az. Yani, aynı ülkede yaşasaydık pis koyardı.

Kombi Diye Bir Şey Var

Ben bunu resmen unutmuşum. Frilens çalışarak ne kadar dayanabilirim’in hesabını yaparken, maaşımın yarısının yemek sepetine, üçte birinin de dışarda yeyip içmeye gittiği düşüncesi beni rahatlatıyordu. Dışarda yeme içmeyi kesersem, süper bir iş ya da sağlam bir projeyle para bulana kadar kredi kartıma borçlanarak idare ederim diyordum, ama kombi. Böyle bir gider var. Bütün hesaplarımı bozdu. Ve doğalgaz sadece doğalgaz değil sanki; beraberinde işliyken ve maaşlıyken fark edilmeyen, kedi mamasından damacana suya, kablonetten sigaraya pek çok rutin ve ufak tefek gideri hatırlatıyor.

Nasıl Yaşamalı

Yine giriştiğim üçten fazla iş var ve bu ay sonu beni salarlar diye düşünüyordum ama galiba haftaya da çalışacağım. Perişanım. Her şey ekim başında. Her ay bunu söylüyorum aslında, hem parasal hem işsel: “Bu ay bitsin rahatım.” Olmuyor.

Bu strese az kazanıyorum, bu çok net.

Allahım 09-18 kötü.

İşsizlik kötü.

Deadline kötü.

İntihar n/A.

“Temassız var… Fişi atabilirsiniz”

Bir süredir sosyal hayatım bundan ibaret.

Şöyle bir şey düşünüyorum, bir haber ya da film çok iyi olsa, müziksiz de güzel olur. İkincisinin örneği çok, ama ilkinden şüpheliyim. Arka plana ne koysan izleyene o geçiyor yani. 140 Journos acıklı hikayelerin üzerine bom bidi bom bom cıstak cıstok müzikler döşeyerek algılarımızla oynadı ama temeli değiştirmedi. Herhangi bir 140 journos videosunu sessiz izlediğinizde bir s.ke benzemediğini görüyorsunuz. (Gerçi haksızlık etmemeli, röportajların olduğu videolar iyi; ama kolaj videolar müziksiz olmuyor) Kendi haber videolarım da böyle.

İstiyorum ki böyle olmayan bir şeyler de yapayım.

Ama güzel örneğini şimdilik bulamadım.

Gerçi Arna’s Children vardı. Sanırım müzik kullanmamıştı. Aşırı etkileyici/içe oturan bir işti o.

Adamı vurdular. Annesi İsrailli, babası Filistinliydi, barış için çabalıyordu.

Üzücü.

Çok iyi bir insansın, öldürülüyorsun ve yasını çok az insan tutuyor.

ŞŞ