Taklitçilik, Esinlenme, İlham, Özeleştiri

Sevgili blog, bugün bir avuç takipçisi olan kanalım için birisi “çakma Kalt” kabilinden bir yorumda bulundu. Kafamda birden sirenler çalmaya başladı. EYVAHLAR OLSUN/NE DİYEYİM ŞİMDİ BEN/AGRESİF OLMAYAN/İRONİK VE SEVİMLİ Bİ CEVAP VERMELİYİM/ASLINDA DEFAKTO’YU TAKLİT EDİYORDUM DESEM?/TAKLİTLER ASLINI YAŞATIR DİYE PİŞKİNLİĞE VURSAM?

Aliki dedi ki, saçmalama lan, yorum aldığına sevin, bi şey de yazma, gerek yok.

Bir diğer Aliki, “Ee etkileşim almışsın ne güzel, bu iyi bişey” dedi. (Etkileşim bence sinir bozucu.)

O da tepkisiz kalmamı söyledi. Genelde bir şeyi yapmamak, yapmaktan daha cazip geldiği için dediklerine uydum. Lakin içime dert oldu. Eski videolarımı kurcalayıp acaba hangisi taklit gibi diye düşün düşün beynimi yedim. 15 saniyelik videolarım sahiden biraz şey, esinlenme, belki, yani. Bir videomda da, çok bilinçsiz sayılmayacak şekilde Defakto özentiliği vardı. Ama ne bileyim özgün şeyler de yaptığımı düşünüyorum. Üf bilmiyorum. Bu aklıma getirdi:

Her Gördüğünü Çalan ve ‘Bu Benim Eserim’ Diyen Bok Gibi İnsanlar

İlk okul birdeydim, etüt odasında resim çiziyorduk. Karşımdaki yaşı benden biraz büyük bir elemandı, şato çiziyordu. Çok güzel çiziyordu. Çaktırmadan aynısını çizmeye başladım, anlamasın diye tepeye üç tane de minare ekledim, fakat çocuk bunu fark etti ve ortalığı birbirine kattı. Ben ısrarla “şato değil cami” çizdiğimi, bunun da tamamen benim kendi öz fikrim olduğunu söyledim -o sadece ilham vermişti. Şimdi görüyorum tabii, bariz taklitçilik. Nitekim eğitmen, çocuğu “hoş gör, kızma, yaşı küçük” diyerek sakinleştirmeye çalışmıştı. Belki ben böyle biriyimdir.

Bu özeleştirel tavrım, insanların samimiyetsizliğinden ve kendine duyduğu gizli hayranlıktan yakınan bir Aliki’nin güzel laflarını hatırlattı. Ona bok gibi olan ve bunun bilincine varmış insanlar olduğunu söylediğimde Aliki böylelerinin de süper özeleştiri yaptıkları için yine gizliden kendini övdüklerini söylemişti. Kısmen ikna olmuştum. İnsanlar kendilerini ciddi ciddi yargılayamıyor, yüz seksen derece değişip bambaşka biri olduklarında bile bunu kendilerini yargılamadan yapıyorlar. Yargılamada çok kibirli bir… -Mesela bu düşünceyi de Dogville’den çaldım. Tüğğ.

İnsanın sürekli kendiyle didişmesi ne kadar boktan. Hiçbir zaman kendi samimiyetine inanmaması. Bu bana düşündürdü.

“İvan inansa inandığına inanmaz, inanmasa inanmadığına inanmaz.”

Bu Ivan, Dostoyevski’nin gizli inançlı ateist karakteriydi.

Ben belki de oradaki Ivan gibiyimdir.

ŞŞ

Possessor, eXistenZ, Sanal Benlik, Özgüven Simülatörleri

eXistenZ

David Cronenberg‘in oğlunun filmini izledim. Bu da bir tık babasının varoluş/bedenler konusundaki takıntılarını devralmış gibi.

Posessor‘u izlerken yine aklıma geldi. Çocukken kısa süreliğine başka birinin bedenine girip delirmek gibi bir fantezim vardı. Yeterince delirdikten sonra çıkacaktım. İşte onun olamaması ihtimali beni korkuturdu. Bu delirmeler Hollywood‘un hikayesini anlatmaktan bıkmadığı dahi delirmeleri gibi değildi. Baya paçalarından boklar akarak, yerli yersiz gülüp ağlayarak, oraya buraya saldırarak gerçekleşen, ihtişamdan uzak delirmelerdi. İnanılmaz rahatlatıcı bir o kadar utanç verici ve sürdürülemez geliyordu bana. İşte Possessor filminde…

SPOYLIR!

Karakterin, “Pull me out!” deyip çıkarılmaması, beni biraz düşündürdü.

SPOYLIR!

Hemen sonraki gün izlediğim eXistenZ, ergenlik yıllarımda özgüven eksikliğime çare olarak geliştirdiğim, ancak o zamanki terapistimin aklına yatmayan -“Olmaz ki, hile bu!”- fikri anımsattı. Buna göre kişi, kendisinin aslında kendisi olmadığına inanıyor. Mesela Elif Gül diye biri olsun bu, Adanalı, sarışın vs. Onu kendisi yapan şey her neyse, aslında başka birini Elif Gül yapan şeymiş. Böylece kişi, kendisinin yansıması olarak görünen şeyin aslında başka birinin yansıması olduğuna, kendi kendisinin ise Elif Gül imajının ardında sinsi sinsi yaşadığına inanıyor. Bundan sonra artık bu kişiyle girilen ilişkiler, kendisine söylenen sözler, hakkında yapılan yorumlar, hiçbiri ona değmeyecektir, hepsi Elif Gül‘ün sorunudur. Bu noktada insanın tabiatı gereği sosyal olması sorun çıkarıyordu ki buna bulduğum çözümde fonksiyonlardan ilham almıştım:

Elif Gül eşittir Elif Gül’. Ama kendisi ve görüneni bir değil. Aradaki doğrudan ilişkiyi yok sayıp kendisinin aynı zamanda gibi görüneni olmasını bir tesadüfe dönüştürdük: Kendisi, kendisi gibi görünen şeyin ardında. Hile değil de hülle aslında, bir nev’i. -E, terapistim bunu öngörememiş miydi?

Tam anlatamıyorum ama, rahatlatıcı bir şeydi ve teneffüslerimi kurtarırdı. -Bununla birlikte, ben olarak görünen şeye acımama engel değildi. Şimdi düşününce, insan zaten kendisini doğrudan yansıtamıyor. Belki sadece buna ayılmam yeterliydi. Terapistim bunu da söylememişti.

İşte buradan hareketle özgüven simülasyonlarını düşündüm. Her türlü fobinin ilacı olabilir. Yalandan yükseklikler, yalandan haşereler ve yalandan zorba sınıf arkadaşları.

Günün Keşfi

Evime on dakika mesafede hayvan gibi Carrefour keşfettim.

İnsanın böyle en ummadığı anda karşısına süper market çıkması rüya gibi. Dilimlenmiş avokado, sushi malzemeleri, salyangoz konservesi, kakaolu doğal şeker kamışları filan vardı içerde. Başlarsam duramayacağımdan korktum ve hiçbir şey almadan çıktım.

Mini Öykü: Söylem Öldürür

Sevgili blog,

Bugün dişil kültürün ve dişil söylemin hakimiyetindeki paralel evreni anlatacağım. Hikayede amsız kardeşimiz, Dünya’dan buraya düşüyor ve anaerkil söylemler karşısında önce şaşırıyor, sonra kızıyor, derken öfkesine galebe çalan libidosunun kurbanı oluyor. Dinliyoruz…

Hatim’in Dramı

Hatim bir sabah uyandığında yatağının karşısındaki posterin değiştiğini gördü. Söylenerek doğruldu, tuvalete gitti, işedi, yüzünü yıkadı, posterin eski haline dönmüş olduğunu ümit ederek yeniden odasına döndü. Heyhat! Uyandığında gördüğü doğruydu. Tam karşısında Manuel Ferrera duruyordu ve beyaz donunun üzerinden kılları görülüyordu. Şöyle yazıyordu posterin üzerinde: “O derece submissive’im ki, isteyen bütün hayranlarım beni içine sokabilir…”

Bu kadarı da fazlaydı. Hatim öfkeyle buruşturup çöpe attı posteri. Telefonu alıp bunu yapmış olabilecek tek kişinin numarasını çevirdi:

-Sacit! Evime girdin di mi lan puşt!

-Puşt mu? O ne demek be?

-Gece evime girip Stoya’nın posterini çaldın yerine donlu herif koydun.

-Yoo. Kimi koymuşum? Neden bahsettiğini anlamıyorum dostum…

Hatim o gün müdavimi olduğu kafeteryaya gittiğinde, benzer bir şaşkınlığı yeniden yaşadı: Her gün gittiği mekandaki tablolar farklıydı. Kedili kadınlı modern çizimlerin yerini kedili erkekli çizimler almıştı.

İlerleyen günlerde, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin kısmi olarak alaşağı olduğunu gördü. “It is a women’s world” seviyesinde bir değişim değildi söz konusu olan, ama cinsellik, erotizm, estetik gibi bağlamlarda kadın ve erkek yer değiştirmişti. İnsan figürü içeren her türlü çizim ve fotoğrafta bu değişim görülebiliyordu, erkekler seks objesi olmuş, küfürler de yüz seksen derece değişmişti. Bununla birlikte kadın ve erkeklerin vücut yapıları eski dünyada nasıldıysa burada da öyleydi, bundan kelli eril şiddet ve iktidar yerli yerindeydi.

“Ne datlu bir değişim bu” diye içinden geçirdi Hatim. Hem iktidarı kaybetmedik hem de bize küfredecek kadar kızanlar bile sekse hayır demiyor.

Eskiden birlikte çapkınlığa çıktığı arkadaşlarının çoğu “ciddi ilişki” lafını diline dolamıştı, bunlardan biri, henüz eşini bulamamış olmakla birlikte evlendiğinde giyeceği damatlıkla kafayı bozmuştu, “takılmaca seven” bir arkadaşının ise keyfine diyecek yoktu. Hatim, at hırsızına benzettiği bu arkadaşının, eski dünyada yüzüne bakmayacak kadınlarla düşüp kalkmasını hayranlıkla seyretti.

Günlerden bir gün, onu tuvalette hisli hisli ağlarken işitti. Derdini merak etti, yalnızken yakaladığında yanına gitti.

Hatim: Nen var yahu?

Takılmaca seven at hırsızı kılıklı arkadaş: Biliyor musun Hatim, ben böyle takılmaca seviyorum diyorum filan ama… Aslında içten içe ruhumu öldürüyorum. Bazen diyorum ki, biri olsun, mesela gece uyandığımda kötü bir rüya görmüşüm, sarılayım filan. İşte ne bileyim bir Haneke filmi izlemişim onu anlatayım. Ama yok. A.larına sokup sokup bırakıyorlar. Hiçbiri benim beynimi sevmedi, hepsi sırf içlerine sokmak için benimle birlikte oldu.

Hatim, “beynini s.geyim senin” diye cevapladı arkadaşını.

Arkadaşı bu söze anlam veremedi.

İlerleyen günlerde Tinder’da çok eğlendi Hatim. Her gün başka bir kadınla, bazen birkaçıyla birden buluşuyordu. Ne var ki, eski dünya pornolarında pek sevdiği bir kategori olan ffm’yi bizzat yaşadığında canı hayli sıkıldı. İki buluşmasını aynı güne getirdiği günlerden birinde eşleri birbiriyle tanıştırma gafletinde bulundu ve ertesi gün, “Bir daha iki kadınla asla”, diye yakındı iş arkadaşına. Arkadaşı onu önce cesaretinden ötürü kutladı, sonra kendisini bu denli derin bir itirafa layık gören iş arkadaşına borçlu hissetti ve üç yıl önce yaşamış olduğu travmatik ffm deneyimini anlattı.

Hikaye bittiğinde Hatim klozetin önünde öğüre öğüre kusuyordu. Kadınların bu kadar iğrençleşebileceği aklına bile gelmezdi. Kendisi, demek ki ucuz atlatmıştı. Hatim öğüre öğüre kusmaya devam ederken arkadaşı zor ve rıza arasındaki çizgiden bahsediyordu:

-Bazen safe word bile seni koruyamaz Hatim. Ben bunun önemini bilmiyordum, ama kızlar bana söylemişti. Kelimeyi belirledikten sonra bir de parmağımı şıklatabileceğimi söylediler. Ama sonra bana öyle şeyler yaptılar ki ben bu parmak şıklatma olayını unuttum gitti. Ağzımı açıp bağırmak istiyordum ama içlerinden biri suratıma oturmuştu. Nihayet parmağımı şaklatmak istediğimde ise…

-Yeter sus! Daha fazlasını duymak istemiyorum.

Hatim bir süre Tinder’a ilişmedi. Arkadaşının anlattıkları midesini bulandırmış, gözüne en güzel görünen kadına bile şüpheyle yaklaşır olmuştu.

***

Üç ayın sonunda, Hatim paralel evrenden sıkılmaya başlamıştı. İşin tadı giderek kaçmıştı. Ciddiye alınmamak canını sıkıyordu. “Ciddi ilişki” insanı değildi, biriyle hayatını paylaşma niyeti yoktu fakat şöyle ki:

1. Partnerlerinin, kendisine sevişirken söyledikleri ve bu sırada pek hoşuna giden sözleri kısa mesajlarda okuduğunda midesi bulanıyordu. (Herhangi bir kızgınlık ifadesi, partnerin “aa, sen bu konuları aşmış, bu konularda rahat bir erkeksin diye ben öyle şey yaptım tamam bundan sonra demem öyle” kabilinden laflar etmesine yol açıyordu, Hatim buna da katlanamıyordu.)

2. Kendisine yatakta yakası açılmadık laflar eden, dört nala seviştiği kadınların ertesi gün evine yerleşme niyeti varmış gibi gerilmesinden, (Hımm. Bu arada ben de şimdi Balat’a gidecektim. Şeylerim, işlerim filan var Balat’ta… Çıkalım mı?) rahatsız oluyordu.

3. Karşı tarafı etkilemek adına yapmaya çalıştığı şaklabanlıkları artık yapamamak asabını bozuyordu: Sevişme isteği muhatabınca anlaşıldığı an her şey sekse dönüveriyordu. Bu olay bazen o kadar hızlı gelişiyordu ki, ertesi gün partner kendini suçlu hissediyordu: “Bu arada sarhoş değildin değil mi, ben seni istemediğin bir şeye… Yani ikimiz de istedik değil mi? Hani yanlış anlama filan olmasın da…”

Hatim özellikle üçüncüsüne ifrit oluyordu. Çünkü bu üçüncüsü, sanki kendisine kötü şeyler yapmış gibi vicdan azabı duyuyor, yetmezmiş gibi sözüm ona kefaretini ödemekten ödü kopuyordu.

İş arkadaşı Meral üçüncü gruptandı. Kendisiyle bir akşam birlikte mesaiye kalmışlar, herkes gittikten sonra aralarında türlü edepsizlikler yaşanmıştı. Ertesi gün Meral, Hatim’e buz gibi soğuk davranmış, öğle arasında yanına yaklaşıp bir gece önceki tavrından ötürü özür dilemişti. Hatim, sorun olmadığını ve “olanları kimseye anlatmayacağını” söylediğinde Meral “mesajı aldığını, yaşananları hiç kimsenin bilmeyeceğini” ifade etmişti.

Fakat ilerleyen günlerde Hatim, ofisteki herkesin Meral’le aralarında geçeni bildiğini anladı. Çok geçmeden iş arkadaşlarının kendisine tavırları değişti. Ofiste “Meral’in kendini s.ktirdiği adam” olarak adının çıktığı, kadınların rakı masasına meze olduğu kulağına geldi. Patronun sağ kolu olan 53 yaşındaki Leman Hanım’dan ve evli ve çocuklu çaycı Canan ablaya kadar ofisteki neredeyse tüm kadınlar Hatim’e açıktan asılmaya başlamıştı; yalnız temizlikçi Pelin abla ve yeni başlayan stajyer kız kendisini gördüğünde bakışlarını kaçırıyordu. Hatim at hırsızı kılıklı arkadaşına artık bu duruma dayanamadığından yakındığında şu cevabı aldı:

“Abi anlıyorum, ben de senin bu yaşadığını çok yaşadım ama insanlar bana alıştı, sen çok yeni başladın bu işlere. Bir de Meral yani… Ben de önüme gelenle yatıyorum da Meral…”

Kadınların hepsi, Meral’le sevişen birinin kendisiyle hayli hayli sevişeceğinden emindi. Üstelik Hatim’in Meral’den bir şey beklemeden seviştiği biliniyordu. İkili arasında en ufak bir yakınlık yoktu. Hatim artık işinden nefret eder olmuştu.

Bir gün Meral Hatim’e, üzerinde saatlerce uğraştığı projeyi export almadan sildiği için çemkirdi. Hatim sinirlendi. Meral sinirlendi. Karşılıklı sövme eşiğine geldiler. Hatim, ilk kez paralel evrende küfür etmek zorunda hissediyordu, ancak sövgüler ağzından tam çıkacakken, durumun uygunsuzluğu dolayısıyla buhar olup kayboluyordu. Sinkaflı küfürler bu dünyada bilinmiyordu, anne ve kız kardeşe söylenecek hiçbir söz de beklenen etkiyi yaratmayacaktı. Bu yüzden Hatim şöyle söyledi:

“Senin babanı alır g.tüme sokarım!”

Ofisteki tüm kafalar birden Hatim’e döndü. At hırsızı kılıklı arkadaşı yerinden fırlayıp Hatim’i tuttu:

“Abi sakin ol, hemen özür dile… Hemen…”

Fakat çok geçti. Küfür patron tarafından işitilmişti. Hatim’in işine oracıkta son verildi, kimse de kendisine arka çıkmadı çünkü “kırmızı çizgiyi” aşmıştı. At hırsızı kılıklı arkadaşı, haklıyken haksız durumuna düştüğünü söylüyordu.

Öfkeyle eve gitti Hatim. Hayatının geri kalanını, fiziği el verdiğince seks işçiliği yaparak geçirmeye karar verdi. Gece, alternatif porno adı altında çekilmiş bayık filmleri izlerken telefonu çaldı, Arayan Meral’di

-Efendim Meral.

-Merhaba, babamı g.tüne sokacağını söyleyen adam.

Öfkeden sesi titreyerek adresini bulacağını ve beş kadın arkadaşıyla kapısına dayanacağını, kovulduğu işyerine gelip herkesin içinde söylediğini geri alana kadar hepsinin kendisini sırayla g.tlerine sokacağını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Hatim Meral’i bölmedi çünkü söyledikleri hoşuna gitmişti. Paralel evrende en sevdiği şeylerden biri kendisine çok kızan, öfkeden köpüren kadınların “g.tüme sokarım” tehditlerine boyun eğmekti. Böyle olunca işler bir anda değişiyor, kanlı bıçaklı olduğu kadınlar kedi gibi mırlamaya başlıyordu.

Gel gelelim sessizlik karşısında giderek daha da köpüren Meral’in derdi, Hatim’i g.tüne sokmaktan fazlasıydı: Üzerine basa basa yediklerini içtiklerini anlatıyor, adet gününde olduklarından bahsediyor, kendisini “klozete düşmüşten beter” edeceklerini söylüyordu. Hatim paralel evrende ilk defa, olayın cinsellikten tamamen çıktığını, adam yaralamaya varabilecek bir çeşit şiddetin ima edildiğini sezer gibi oldu.

Ama ereksiyonu sezgilerini bastırdı.

Meral’in babası hakkında öncekinden daha ağır sözler söyledi. Sonuna da adresini ekledi:

“Gelin ulan hepinizi s.keceğim! Gelmezseniz kadın değilsiniz! Taksiyle gelin, parasını ben öderim! Üstüyle de gazoz alıp…”

Telefon kapandı. Hatim kararlıydı. Paralel evrene s.kmenin ne demek olduğunu öğretecekti.

Yarım saat sonra kapı çaldı.

Beş kişiydiler.

Meral en güzelleriydi.

Hatim’i “s*ktire s*ktire öldürmeye” yemin etmişlerdi.

Denediler.

Hatim ölmedi.

Her seferinde “ne olduuuuğğğğğ” diye karşılık verdi.

Bir daha denediler.

Hatim yine ölmedi.

Birkaç kere daha denediler. Yoruldular. Hatim dedi ki:

“N’oolduuuuuğğğ. Enerjiniz mi bitti lan. Ne oldu haaa. Demek ki yeterince kadın değilmişsiniz ha, vurun vurun daha ölmedim!”

Böyle deyince vurdu Meral, çünkü kendi istemişti. Ütü ile vurdu. Sonra hepsi birden giyinip kaçtılar olay yerinden, yolda vicdana gelip ambulansı aradılar.

Ertesi gün at hırsızı kılıklı adam, hastaneye Hatim’i ziyarete geldi.

“Fakat çok saçma değil mi lan,” dedi Hatim. “Ben hiçbir zaman s.kmenin kötü bir şey olduğunu düşünmedim. Kaldı ki insanlığın yarısı bunun kötü olduğunu düşünmüyor ki yapıyor. Olaylar bu noktaya nasıl gelebildi?”

“Sosyolojik koşullanma,” diye yanıtladı at hırsızı kılıklı adam. “Olm. Sen istesen de bunun dışına çıkamazsın ki. Kültürel bişey bu. İçine doğduğumuz toplum böyle. Am öldürmez, fakat amın iktidarı…”

SON.

Bilmediğini Anlatanlar ve Bilmediğini Anlatanların Eleştiricileri

Sosyal medyada Kırmızı Oda’yı gömenlerin Bir Başkadır güzellemeleri kısa zamanda beraberinde Bir Başkadır gömmelerini getirdi. Güzellemecileri de gömenler sayesinde (en son Nihal Yalçın “abartmayın” buyurmuş) güzel bir eleştiri girdabına girdik. Böyle hoşlukar nadiren oluyor. (Nuri Bilge Ceylan film çektiğinde, Orhan Pamuk kitap yazdığında vs.) İyi oldu böyle. Ortalık şenlendi.

Son olarak Perihan Mağden’in eleştirisini okudum. Bu kadında oturmamış bir Leyla Erbil’lik var. PC’liğe gönül indirmeyişi -Cem Gariboğlu yazısında bunu fazla mide bulandırıcı bir noktaya getirmişti- ve çocuk-salak gibi güzel kelimeler türetmesi (tiyatrolamak deyivermiş mesela bu yazısında da) hoşuma giderdi -C. G olayına kadar, sonra cidden ürktüm bu insandan. Fakat PM’nin eleştirilerinin çoğunun gelip dayandığı samimiyet sorgulaması, mesaj kaygısı dedektifçiliği ve tesadüflere tahammülsüzlük hali beni düşündürüyor ki Yazı Tura üzerine yazdığında da düşündürmüştü. (“Bari askerde vurulan kız Kürd kızı olmasaydı!”)

Bir Başkadır’daki tesadüflere Ekşi’de de çok laf söylediler. Buna biraz kırgınım. Çünkü en azılı tesadüf karşıtı dahi herhalde yolların kesişimine inanır -çünkü illa ki bir yerde kesişir. Senaryodaki boşlukları doldurmak için tesadüflere bel bağlanması can sıkar tabii ama senaryonun kendisi sadece o kesişimin hikayesi olduğunda -ne bileyim, uç bir örneği Babil olabilir mesela- bence buna dellenmek gereksiz. Bir yere varmayan mini tesadüflere kızmak da bence bir o kadar yersiz.

Bu dürtüye tembel senaristlerden bezmiş gereksiz eleştirmen ayıklığı (TSBGEA) adını vericiğim. Böyle bir dürtü var ülkemiz eleştirmenlerinde. Çok fazla tembel senariste maruz kaldıkları için (Yaprak Dökümü’ndeki Oğuz’un kısacık bir zaman diliminde esas karakterlerin hepsiyle tanış çıkması, neredeyse her dizide karakterlerin telefon konuşmalarının kapı arkasından dinlenmesi, tam aldatırken yakalanmaları, adamın yattığı kadın aslında meğer eski yattığının bilmem ne derken cinayetler/intiharlar vs.) bazılarında böyle bir refleks gelişmiş. Şirin tesadüflere de kızıyorlar.

Bence Meryem’in terapistinin, Meryem’in temizliğe gittiği evdeki adamla takılan kadının danışanı olması ‘şirin tesadüf’tü. Zararsız bir senarist oyunbazlığı. Senaryoda gerekli bir şey değildi. Bu tesadüften bir şey çıkmadı nitekim. (Son bölümde bir şeyler olabilir gerçi bilmiyorum) Neyse. Bu o kadar şey değil. Başka bir şey düşündürdü beni.

Hikaye Anlatan Beyaz Türk vs “Hikayede Boşluklar Var” Diyen Beyaz Türk

Şimdi bu ikincisi var. Gerçekten var. Sınıflar arası hikaye anlatıcılığını kıvıramayanlar var, sanırım bunu tartışan yok. Mesela bir best seller yazar “bu romanımda ibneleri anlattım, çok değişik bir dünyaları var ama bize de benzeyoğöğ” dediğinde veya Afili Filintalardan biri “amlıların dünyası”nı bilmemekten (bu yüzden sadece erkekleri anlattığından) bahsettiğinde sahiden sırıtıyor ki genelde yazar olmamışlığını baştan kendisi itiraf ediyor. Ama kıvırabildiğini düşündüğüm -Mesela Orhan Pamuk, mesela NBC, mesela bence Berkun Oya da öyleymiş- kişilerin fazla insancıl ve kültürlü alt sınıf tiplememeleri de yine kendi sınıflarındaki bir takım eleştirmenler (hatta bunlar özeleştirmen bir anlamda) tarafından kabul görmüyor.

Benim aklıma takılan, Ukala Beyaz Türklerin halkımız insanı tasvirlerini olmamışlıklarından ötürü eleştirip “o öyle değil işte” diyen Özeleştirel Beyaz Türkler’in bu olmamışlığı nasıl anladığı. Çünkü anlatılamayan onların dünyası da değil. Ama mesela “Meryem, o ney lan, gerçekçi değil” çıkışı Meryem karakterinin türetildiği dünyadan değil de -ya da gerçek Meryemgiller sosyal medyaya hakim olmadığından/kalem tutmadığından/Bir Başkadır izlemediğinden veya oradaki tiplemeyi beğendiğinden sessiz kalıyor- Beyaz Türklerden geliyor:

-Anlatamadın orası öyle değil.

-Onların dünyasını anlatamadığın çok bellü.

-Onların dünyasını estetize etmişsin, elit ve sınıfsal olarak yukarda olmanın verdiği iyimserlikle filan.

-Öyle bi’ Meryem yok, öyle hocalar yok, ayrıca türban eylemlerinin üzerinden çok sular aktı.

Bu Beyaz Türk’e bir tık daha saygı duyabiliriz, bu da halkını tanımıyor ama en azından bilmediğini biliyor.

Meh.

Kendi adıma, farklı sınıftan/kırsal kesimden/muhafazakar ailelerden birilerinin arasına her düştüğümde “oha bize benziyorlar” mini-aydınlanmaları yaşarım. (Hala da utanmadan yaşamaya devam ediyorum) İlk mini aydınlanmamı 14 yaşındayken güle oynaya cinsellikten konuştuğum, biri tesettürlü olan kadınlar arasında yaşamıştım. Bu benim ilk “Aa seksten gülerek bahseden türbanlılar da var” deneyimim olmuştu.

Orta ölçekli bir aydınlanmayı üniversite yıllarında bir hafta kadar evinde kaldığım Diyarbakırlı ev arkadaşımın evinde yaşamıştım. Döndüğümde bu aydınlanmamdan -“Ya bize benziyolar böyle kavgaları şakalaşmaları filan aynı yaneee, çok acayipti”- bahsettiğim sosyalizm sevdalısı arkadaşlarımın sinirlerini zıplatmıştım. Ama görüyorum ki orada geçirdiğim bir haftadan bir öykücük/filmcik filan yapsam ben de Özeleştirel Beyaz Türk eleştirilerinden nasibimi alacağım.

Çünkü mesela belki, bir hafta turist olarak orada yaşamak Kürtlerin merkezinde olduğu bir hikaye anlatmaya yetmez.

Böyle düşünüyorum biraz. Ama yazarın beceriksizliği ve bildiğinden ne kadar fazlasını anlatmaya cüret ettiğiyle de alakalı bir şey bence bu. Yani ne bileyim. Bir hafta kek börek yiyip dönünce “şuraya bir de bizimkızdağagitti katıvereyim” dersen sırıtabilir evet. Ama Bir Başkadır’da bu kadar iddialı bir hikaye görmedim ben. (Gerçi son bölümü izlemedim, en çok onu gömmüşler) Meryem’in gerçekçi olmayışının neye dayanılarak eleştirildiğini de cidden anlamıyorum. On Years Challenge dalgasından sonra hele, gerçekten anlamıyorum. Niye olmasın ki lan. Türban dinamik bi’ şey, so as Meryem.

Bir Başkadır ney.

Son olarak sorguladığım şöyle bi’ şey var. Acaba bu dizide sahiden Mevlanavari bir mesaj var mı. Adındaki gönderme sahiden, aynı gemideyiz/bu memleket/teröristiyle/çetecisiyle/tecavüzcüsüyle/siyasal İslamcısıyla/keranacısıyla gibi bir şeye varıyor mu. Varmak zorunda mı. Ben bu baskıyı hissetmedim mesela, ama bir kısım eleştiricilere göre -ki bunların çoğu aynı zamanda TSBGEA ile malul- he, öyle olmak zorunda.

Ço’ ilginç bir eleştirici bu. Zincire vurulmayı sevmiyor ama prangasını kucağında taşıyor. Before The Rain’i de aynı mantıkla gömebiliriz o zaman mesela. İzleyici mazallah kediyi parçalayan o.ç’ye bile farkına varmadan sempati duyabilir çünkü. Fakat kurgu çok hikmetli. Bir Başkadır’da izleyiciye “püğğ buna mı empati yaptım” dedirtecek denli zarif bir kurgu yok. Ama yani, eleştirici, sevmek zorunda değilsin karakterleri. O “seveceksin” baskısını yapan senarist değil de senin koşullandırılmışlığın olabilir yani. Düşün bir. Psikolojik şiddetçi adamı, AKP yanlısı ablayı, Saldıray’ı filan, sevmeyebilirsin. Mümkün.

Kendini Bilmeyen İzleyici

Bence biz hep zorunda bırakıldık. Berbat diziler ve o kadar berbat olmasa da eh işte filmlerle izleyiciye karakterlerin hep siyah ve beyaza fazla yakın tonları gösterildi. Sağı solu belli olmayan, iyi mi kötü mü anlamadığımız, gizemli -GOT’ta çok vardı böyleleri- tiplere çok az maruz kaldık. Bu maruziyette ne üretsen ille de bir yere oturtulacak gibi. Yazık. Belki bu genel bir sorun.

Ben mesela terapistime bundan yakınırdım sevgili blog:

Ortalık yerde tırnaklarımı törpüledim, beni yargıladılar, demek ki haklılar.

Terapistim derdi ki: Haklı olabilirler ama sen niye takıyon buna. (Bu senin özgüven sorununla ilgili)

Haklıydı.

ŞŞ

Herkeşlerin Dilinde: Bir Başkadır

Dün Aliki’nin önerisiyle izlemeye başladım. Bir gün önce de otobüs durağında görüp Aliki’ye göstermiştim:

“Bak bak, çok nefis bir adam bu. Defakto diye programı vardı…”

Bugün Ekşi’de başlığına bi’ sürü entri girildiğini gördüm. Akşam üçüncü bir Aliki dedi: “İzliyor musun? Çok iyi.”

Berkun Oya fırtınası esebilir mi? Essin bence. Defakto’da Rammstein eşliğinde kıvırtan dansözü gördüğümden bu yana işlerinin hastasıyım.

Bir Başkadır’ın terapistleri “biraz daha gerçeğe yakın” olduğu için, elitler tarafından takdir edildi. Elitliği sonradan benimseyenler ve halkımız insanı hala Binnur Kaya’nın kendilerini iyileştirebileceğine inanıyor. Dünyanın bu haline üzülüyorum. Binnur Kaya’ya da üzülüyorum. Bence olayların arka planını bilseydi kabul etmezdi. Birileri Twitter’da ne diye kabul ettiniz, bu ayıp iki dünyada yakanızı bırakmaz minvalli laflar etmiş. Belki kadıncağız “Ne’ttim ben, keşke kabul etmeseydim” diye üzülüyordur şimdi. Bırakıp gitse kariyeri sıkıntıya girer, bir de küçük bir kesimin aşırı övgüsüne maruz kalır. Bence onu da istemez. Gerilir.

Ama bu Kırmızı Oda ne bileyim şey yani…

Kötü oldu.

Çok kötü oldu.

Ceza hukukunun konusu olması gereken kimselere terapi koltuğunu işaret ettiği için özellikle. Ama Türkiye’de zaten büyük ölçüde yanlış anlaşılmış bir hizmeti hepten çarpıttığı için de.

Orta halli ve eh-zengin olup psikolojilerinin “çok iyi” olduğunu düşünen Alikicanlara niye terapiste gittiğimi anlatamazdım. “Bana anlatsana kızım” filan diye zırvalarlardı. -Onlara anlatırsam dinlerlermiş. Bir de dinlemeyin.- Yalnızlıktan terapiye gidildiğini sanan insanların sayısı az değil. Sanırım psikolojik danışmanlık, anti sosyal veletlerin rehberlik servisine duyduğu ilgiyle karıştırılıyor. Sahiden orası akran zorbalığının ulaşamadığı ikinci yerdi ve bok kokmadığı için genelde ben de tuvalete tercih ederdim. Öyle değil ama işte. Terapi öyle bişi değil. Sonu da sürprizsiz. Okuduğum hemen her vaka öyküsünün -gerçi diziye ilham veren terapist/yazarı okumadım- sonu “Bu muymuş!” dedirtecek denli sıkıcıydı.

Onların travması, sizin değil. Sıkıcı yani. Valla öyle.

Ama halkımız insanı görsellere Melisa Sözen yazmak yerine heyecanla Alya’nın güzelleşmesini bekliyor.

Ağızlarının tadını bozmayalım.

BİR BAŞKADIR SPOYLIRI

Sinan beyin “Günaydın”ına karşılık Meryem’in “Gülbin” deyişi nefis bir sürçmeydi.

ŞŞ

Türkiye’de Diziler Neden Uzun, Erkekler ve Kadınlar Niye Böyle

Kırmızı oda

Eski diziler kısaydı.

Süper Baba bir saatin altındaymış. Kara Melek 40 dakikadan az.

Aşk-ı Memnu ve Yaprak Dökümü ortalama 1.5 saatmiş.

Kırmızı Oda ve Masumlar Apartmanı 2-2.5 saat arası.

Ortalama on senede bir, 1 saat artış var yani. Çılgınlık.

Kırmızı’yı izlemeyi denedim, bu ikisi çünkü herkesin dilinde. İzleyemedim. Sahneler anlamsız uzun. Sanatsal bir şey de izlemiyoruz. Gaz müzik eşliğinde kazık gibi duran adam. Ağlak müzik eşliğinde kazık gibi duran kadın. Yüzlerdeki ifadeye bakınca aman aman bir oyunculuk yok. Nbc tarzı off bu nasıl plan, oyyy fotoğraf gibi dedirtecek bir şey zaten yok.

Terapistimin iç sesi umarım böyle değildir diyecek oldum ama, dış sesi de hiç benzemiyor o yüzden kafam rahat.

Yeni diziler beni üzüyor. Bir şeylere herkesle birlikte yükselmek istiyorum ama hep geriden. Muhtemelen bu dizileri, ortalama dizi süreleri 4 saate çıktığında bayıla bayıla izlemeye başlayacağım.

Kadınları seviniz. Erkekleri seviniz.

Biraz düşünmeye çalışıyorum. Küçükken böyle düşündüğümde, bu düşünmelerimin büyüyünce bir işe yarayacağını sanırdım. Kuram oluşturabilir ya da ülke yönetebilirdim. En azından bir örgüt kurar eşitliği filan yayardım. Hiç öyle olmadı. Mal mal düşünüyorum hala.

Hiçbir boka yaramıyor bu düşünmeler.

Neyse kadını ve erkeği düşündüm. İkisine de insan olarak bakmadığımda genelde uyuz oluyorum. Kedi gibi girdikleri kalıbın şeklini alıveriyorlar:

Bunun basıldığı bir tişörtü bir kadının üzerinde gördüm. İnsanın kendine hiç mi saygısı olmaz” diye düşündüm ama aslında bunu demek “aq” diyen kadınlara kızmak gibi. Saçma bir tepki. Belki de değil. Bilmiyorum. Belki aq de yanlış. İnsanın, sevimsiz bir şeyi diline dolarken, kendisini -mesela cinsel organını ve medeni halini- bunun dışında tutabilme hakkı çok görülmemeli.

Ama insan böyle tişört giyen bir kadın ya da adam gördüğünde, birini nikah masasına istemediği halde oturtmakla ya da istemediği halde evlenmekle övünüyor gibi geliyor ki -çok gerizekalısınız lan. Bunlar bir de bebekleyip toplumu hepten çürütüyor. Kendileri gibi mutsuz evlenen ya da zorla birine yamanan bok gibi bireyler üretiyorlar.

Buralarda artık sağlıklı düşünemez oluyorum. Böyle kalıplara -sahici ya da değil- duyduğum öfke, düşünmeme engel oluyor. Bence böyle kadın ve adamlar yok ve evlilik aslında kadın erkek ayrımı olmaksızın, insanlığı farklı biçimlerde mahveden bir şey. Mesela insanlığın bir kısmı ailesinin yanından ancak evlenirse ayrılabiliyor, bu çok fena bir şey. Yine insanlığın bir kısmı, aşık oldukları kişiyle ilişkisini sürdürebilmek için ya da mesela yaşlanıp tipsizleştiğinde bedava seks yapabilmek ümidiyle evleniyor. Baya SGK emeklilik hesaplama gibi bir şey yani. Ben emekliliğim konusunda olduğu gibi bu konuda da sanırım gerçekçi değilim ve ihtiyarlığımda çevremde dört dönen çıtırlara dolarlar attığımı hayal ediyorum.

Gelgelelim bu tişörtü giyen hemcinsimi gördüğümde yakasına yapışıp “Evlenme, sen de mutsuz olacaksın!” diyesim geliyor.

Halbuki tatlı tatlı gözlemleyeceksin bunları. Kişiselleştirmeyeceksin. “Hımm, patternler” filan deyip not alacaksın. “Hımm 2020 ne kadar ilginç… Hımm Türkiye Cumhuriyeti çok enteresan…”

Kuramsal şeyler düşünürken dünyaya çok fazla kapılmamalı. Şeker ve glutenden uzak durmak kadar önemli bu.

ŞŞ (Güzel bir merdiven çıkma müziği)

Doğrular, Yanlışlar, Tanrılar ve Leyla Erbil

Dün akşam LinkedIn’in sayfalarında aylak aylak gezinirken bir editör yakınmasına rastladım. “O editörler”, diyor, “kitabın yazarı kadar emek…” -tam da öyle demiyor. Editörlerin bombok metinlerden sanat eseri yarattığına benzer -bu kadar iddialı ve eleştirel değil tabii- bir şeydi özetle, yorum yazan herkes hak vermişti. Israrla bir karşıt görüş aradım, bulamadım.

Bilemiyorum.

Kamusal alanda böyle bir tartışma açılacak olsa ağzıma geleni söylerim diye düşündüm: Bana ne be editörün yeteneğinden ve de emeğinden/istedik mi ha? istedik mi?/editör yazsaymış o zaman kitabı/ben yazarı okumak isterim, eksiğiyle fazlasıyla… Hatta kendi bitiriş cümlemi bile tasarladım: “Editör sadece dilbilgisini düzeltmeli”.

Fakat tam bu olayın üstüne bugün editoryal sürecin doğrudan nesnesi oldum ve her söylenene “He!” dedim. Tamam efenim, yaparım efenim, atarım efenim, silerim efenim, sil baştan, en baştan, yeniden, yine yeni yeniden yazarım efenim.

Şimdi omurgasızlığımı eleştiriyorum. Dört duvar arasında sağlam durmak çok kolay. Akran zorbalığına uğradığım dönemlerde de odamdaki eşyaları doğduğuna pişman ederdim.

Hiç değilse ilk kitabını yayınlamanın eşiğinde biri için, editörle didişmek pek akıllı işi değil. Ama düşünmüyor değilim, mesela Latife Tekin, Nabokov, Hasan Ali Toptaş filan, eleştirilmiş midir.

Tek ve nefis bir romanı olan bir yazarla röportaj yapmıştım. Editoryal süreçte metni neredeyse baştan yazdığını söylemişti. Sonuç çok güzeldi, ama ben metnin ellenmemiş halini merak etmiştim. Belki o daha da güzeldi? Ne bileyim.

Nabokov aslında bir röportajında taslaklarının gösterilmesi ricasına karşılık “bu sümüklü mendilleri göstermeye benzer” nev’inden bir cevap veriyor. Düşün adam kendini ne biçim eleştirmiş. Böyle biri sahiden editöre iş çıkarmayabilir.

Peki Leyla Erbil, virgüllü ünlemlerine, soru işaretlerine nasıl ikna edebildi editörleri, ya da ne zaman.

Leyla Erbil belki çok sağlam durmuştur.

Dilbilgisine hakimiyetinin sonsuz güveniyle, “Bu benim tarzım.” demiştir ve editörler ağzını açamamıştır. Benim böyle bir duruşum yok. Hiçbir işimden bu kadar emin olmadım. Sesimi yükselterek savunduğumda dahi beni eleştiren, işime laf söyleyen herkesi Tanrı olarak gördüm, onlara meczupça isyan ettim, Leyla Erbil gibi değil.

Gerçi bu kadın hakkında aslında hiçbir şey bilmiyorum.

Leyla Erbil’in böyle tanrılarla arası nasıldı acaba.

Hiç kendinden şüphe etmiş midir.

Yeteneğinden filan.

Ne bileyim.

“Bu virgüllü ünlemleri soru işaretlerini de yapıyorum ama… Kimse anlamayacak…”

Demiş midir.

Yaprak Dökümü Gözlemi

(Şimdi de 1’den 100’e kadar olan bölümlerini izlemeye başladım yarareyyarareyyararey bu durum beni mahvedecek.)

Leyla delirdikten sonra mini kardeş Ayşe’nin (bu kızın dört yılda oyunculuğunda gram ilerleme olmaması başlı başına yazı konusu) “Niye öyle (deliler gibi) konuşuyo’sun” deyip ağlayarak odasına kaçması çocuk açısından bir dram. Leyla’nın kimsenin kendisine söylemeye cesaret edemediğini duyması da öyle. Bu bana düşündürdü:

Bir çocuğun deliyle yaşaması mı daha ağır, delinin çocukla yaşaması mı.

Neden Annem Değilsin Emily Ratajkowski.

Hamileymiş ve “18 yaşına gelince öğreneceğiz cinsiyetini”, demiş. Bu insan kadınlığıyla barışık ve komplekssiz biri olarak, muhtemelen Queer olmasaydı da çocuğunu zorla kadın ya da erkek yapmaya çalışmaz, ona kadın ya da erkek olmayı reddettiği için çemkirmezdi.

Anneler arası eşitsizlik, sınıflar arası olanından çok daha ağır. Aileden gelen zenginlik kısmını ayrı tutarak söylüyorum, bazılarımızın nefis insanların birlikteliği, bazılarımızın ise asla çocuk sahibi olmaması gereken, insan yetiştirecek mental olgunluğa erişememiş, ne istediğini bilmeyen şaşkınların hatası sonucunda dünyaya gelmiş olması acı.

Bugün biraz Kafka üzerine de düşündüm. Mektuplarından anladığıma göre onun babası da ikinci gruba giriyormuş. Ama adım gibi eminim, kalemi alınca sular seller gibi babasına çemkiren Kafka Bey, babasının karşısında o yazdıklarını söylemeye cesaret edebilse, söylediklerine kendi de inanmazdı. Böyle ana/babalar çocuklarını her şeyden şüphe ettirmeye kadirdir, ona karşı çıkmak yer çekimine karşı çıkmak gibidir, arkasından mantıklı konuşulur ama muhatap olunduğu an 0-3 yaş arasına dönülüp boyun eğilir. Tek çözüm düşündüklerinin doğruluğuna onu da ikna etmek olabilir ama bu da hülle gibi bir şeydir sanırım.

Zaten Kafka’nın babası, mektupta anlattığı gibi biriyse, ikna filan da olmazdı.

Hazin.

ŞŞ

SKYND yeni şarkı yapmış ama bence olmamış.

Algılar, Gerçekler, Yas, Mubi’deki Pis Adam’lı Film

Bok Gibi Kombinler

10’lu yaşlarımda Mavi Jeans kataloğu geçmişti elime. Modeller çok uyumsuz giyinmişti ve bunun için özel çaba harcandığı belliydi. O zaman bunu “bizim öyle süper ürünlerimiz var ki bok gibi bile kombinlesek gözünüze güzel görünür” tarzı bir meydan okuma gibi almıştım ki galiba öyleydi de. -Bugün bunu ZARA çok yapıyor ama ben mankenlerin alışılagelmiş “güzel” ölçüsüne uygun olmaları sayesinde bunun gözümüze hoş göründüğünü düşünüyorum. Algı operasyonu yapıyorlar yani. -Bu sözcüğü hala ciddiyetle kullanabilen, zekasından ve bilgi birikiminden şüphe etmediğim insanlar var, çok üzülüyorum.

Şıklık ve Rüküşlük arasındaki ince çizgi

Neyse bunun bir alıcısı var. Ortalama insan da bazen iddialı ve bok gibi kombinler yapabiliyor. Tuhaf bir şekilde kötü durmuyor. Bu beceriyi gerçekten açıklayamıyorum. Ya sahiden defilelerdeki ve kataloglardaki bok gibi kombinler algılarımızla ciddi ciddi oynadı ve vücutları alışılmış güzellik ölçülerinin dışında olanlara bile bir şekilde bu saçmalıkları yakıştırabiliyoruz ya da sahiden bir tasarım gözü var. Belki renk uyumu belki de fotoğrafın çekildiği ortam ve ışıkla ilgili bir şeydir bu. Yüz güzelliği de olabilir. Bilmiyorum düşünüyorum bunu. Bazı insanlarda ise hep bir olmamışlık var.

Kişisel ve Toplumsal Felaketlerde Zaman Aşımı

“Tam da öyle olmamıştır o” denilen an yasın bitmesi. Yani yas bittikten sonra böyle diyor insan, sanırım. Kaybın koşullarını yaratan her unsur anlamını ve önemi yitiriyor. Pisi pisine ölümlerde bile. Ve bu tepki kaybın ilk öğrenildiği anda verilen tepkiye o kadar benziyor ki, bana yasın beşinci evresiyle ilk evresinin aslında aynı olduğunu düşündürüyor. Bütün o evrelerden sonra perişan ve yorgun halde inkar’a dönüş: Eğer ölen sahiden o olsaydı/eğer sahiden böyle ölmüş olsaydı bu korkunç bir şey olurdu.

İki nokta arasında o korkunç şeyle baş etme çabası.

Bugün Irak’ta bir milyon insanın işgal ve buna bağlı nedenlerle ölmüş olması da yıllar önce aldığım iki genç insanın ölüm haberi de sanki gerçek değilmiş gibi geliyor. Biraz sorgulamadan et yemek gibi. Yani çok net bir gerçek ama, kafam basmıyor. O öyle olmamıştır.

Filth

Ben bu filmi meğer daha önce izlemişim. Ama filmden aklımda yalnızca pis adamın eşcinsellerle ilgili yapmış olduğu yorum kalmış. Ne tuhaf, güzel film halbuki. Bu da cinsiyetime kızdığım filmlerden biri oldu. Oradaki anti-PC şakaları yapamazsın mesela kadın olarak. Veya fotokopi makinasına oturup penis boylarımızı ölçelim tarzı bir şeyin kadınlar açısından karşılığı yok. -Gerçi başka bir filmde (The Bonfire of the Vanities) fotokopi makinasına oturup g.tünün fotokopisini çeken bir kadın vardı ama kadının bunu ne amaçla yaptığını hatırlamıyorum.- Düşününce memeler olabilir aslında. Ama meme dışardan da belli olduğu için sonuç kolaylıkla tahmin edilebilir, şakanın tadı olmaz. Öte yandan erkek de olsaydım böyle bir işe girişmezdim muhtemelen. Böyleyken neden üzülüyorum buna bilmiyorum.

Günün İlginç Bilgisi

Bana göre ilginç. Normal insanların böyle disleksik hezeyanları yoktur. Filthy’yi niyeyse Flirty gibi okumuştum -diyeceğim ama hiç de öyle okumamıştım, kelimenin benzerliği anlamın aynı olduğunu düşünmeme yol açtı. Bu o zaman disleksik hezeyan sayılmaz. Belki de sayılır bilmiyorum. Anyways, ben Filthy Frank’in Flörtöz Frank olduğunu sanıyordum. Şimdi taşlar yerine oturdu.

ŞŞ

Konsept Sorunu

Konseptin kendisi sorun. İnsana konsept dahilinde saçmalatmak (çünkü blogun temel amacı bence buydu) elini ayağını bağlayıp dans etmeye zorlamak gibi bir şey. Satacak bir konseptim olsaydı muhtemelen bayıla bayıla çalışacağım bir işim de olabilirdi. O yüzden belli bir konuda yazmak konsunuda kendime eziyet etmeyeceğim.

İşten Ayrılamamak

İstifa edeli bir aya yakın oldu fakat çalışmaya devam ediyorum. Şimdi şimdi anlıyorum ki sanırım yerime gelecek kişi hali hazırda çalıştığı yerden ancak ay başında ayrılabilecek. Bana henüz ay sonuna kadar çalış denilmedi, ama belki de olacak olan bu. Çünkü ne bileyim, bu hafta son haftam olsaydı herhalde şimdiye kadar söylenirdi. Haftalardır her haftaya “bu hafta son” diye başlıyorum.

Bu aslında iyi oldu, çünkü direkt çıkarılsaydım pişman olabilirdim; istifa sonrası çalışmak o kadar zor geldi ki, artık kararımın doğruluğundan yana zerre şüphem kalmadı. Acaba bir sonraki işim nasıl olacak.

Hayatımızın Belli Dönemlerinde Tanık Olduğumuz İnanılmaz Olaylar

İnsan farkına varamayabiliyor. İnanılmaz olaylar çünkü “inanılmaz bir olayım ben” diye bağırmıyor. Mesela inanılmaz bir şey oluyordur ama o sırada mideniz bulanıyordur, başınız ağrıyordur, yemeği fazla kaçırmışsınızdır, gazınız vardır; siz anlamadan kaçıp gidiverir inanılmaz olay.

İki tane inanılmaz olay oldu, daha sonra anlattığım insanlar buna epey şaşırmıştı. O zaman, neden caps almadım/fotoğrafını çekmedim diye çok hayıflandım.

Neden caps almadım!

Paris’te 400 euro’ya kadar ev bakarken gördüğüm, salonun ortasında klozet olan o ev. Seloger’de ya da PAP’ta görmüştüm ilanı, klozet kanepenin hemen yanında duruyordu. İnanılmaz bir şeydi. İlanda bu ayrıntıyla ilgili tek kelime yoktu.

Neden fotoğrafını çekmedim!

Yine beşyüz euro’luk, gözümle gördüğüm evde, klozet bu kez mutfakta, buzdolabının hemen yanında duruyordu. İlanda mutfağın bu kısmı kadraja dahil edilmemişti. Komisyoncuya fayans arasında hamam böceği görmüş gibi “buzdolabının yanında klozet var” dediğimde Fransızlara özgü garip sesler çıkardı:

-Ah bah ouais… Ouais… C’est ça…

Big Lebowski’deki terlikli sabahlıklı adamın diğer günleri

Hayatımın akmayışına hayıflandığımda (işliyken ofis olmasa, işsizken ofis ortamım olsa akacakmış gibi gelir) aklıma suç konulu filmler geliyor. Başlıktaki muhtemelen en sevdiğimdi. Halbuki muhtemelen o insanın diğer günleri akmıyordu. Hayatın kesilip biçilip sıkıcı taraflarının atılmaması, böyleyken sürekli hayatın kesilip biçilen, rafine biçimlerine maruz kalmak insanda böyle saçma salak bir psikolojiye yol açıyor. Çağımız insanı Instagram’a sinemaya olduğundan daha düşkün olduğu için toplumun geneli böyle tırt tespitleri sosyal medya üzerinden yapıyor ama sinema aşıkları da kurtarılmalı. Yani onlara da birilerinin “Gerçek hayat herkes için böyle, muhtemelen Beatrix Kiddo bile Kill Bill’deki sahneleri hariç, sıkıcı bir hayat yaşadı” demesi lazım.

Birileri belki diyordur.

The Hunt

İzler izlemez üzerine bir şeyler yazacaktım. Oradaki sarışın, Kill Bill’dekine çok benziyor. Yüzünün yamukluğu bile aynı. Şu an hiçbir şey yazasım yok. İnsan böyle şeyleri ertelememeli.

WP’nin bu haline hiç alışamadım.

Hiç.

Call Me By Your Name, Karakterler, Filmler

Blog yazmak cidden saçma. Bir konsept belirleyip hep belli bir konuda yazayım istiyorum, mesela film eleştirileri.

Beni Adınla Çağır

Kötü çevrilmiş. “Bana adınla hitap et” olması lazımdı. Ama o zaman da boktan bir film adı olurdu. İngilizce’de kulağa hoş geliyor ama Türkçesi güzel olmuyor. İşte böyle durumlarda, “Halkımız Avanta Peşinde” gibi orijinalinden güzel çevrilmiş filmler akla gelmeli.

Anyways.

Filmin sonlarında adam oğluna “Sizin arkadaşlığınız çok güzeldi” diye giriş yaptığında sonunu öyle bağlayacağını ummamıştım. Bu insan demek ki ters köşelerin adamıymış. Filmin başında verdiği bilerek-yanlış etimoloji bilgisiyle birlikte düşününce böyle bir babanın gayrı homofobik de olsa çekilmez olabileceğini düşündüm.

Allahım kıvranıyorum.

İnsanın sevdiği bi’ film hakkında film eleştirisi yapması çok zor. Ama buranın bir konsepti olmalı.

Bazı şeyleri ancak filmlerde görecek olan insanlar

Mesela biri bana “bana adınla hitap et, ben de sana adımla hitap edeyim” dese “o ne demek be” derim. Bence on kişiden dokuzu söylenmek isteneni direkt anlamaz. Böyle olunca acaba, demek ki iyi bir çift olmadıkları mı düşünülmeli? Peki diyelim ki anladı. Anlayan on kişiden altısı filan bence “üff hayır çok saçma” der. İşte filmlerde böyle olmuyor ve ben bu duruma çok kızıyorum.

Böyle güzel şeyler başımıza gelmeyecek.

Bu kadar.

Eleştirecek bir şey bulamadım filmde.

Sharon Kovacs çok güzel kadın. Keşke saçlarını uzatsa. Saçı kısayken de (aslında bile demek isterdim ama kesin gayrı pc/kadın düşmanı bir şeydir) güzel olan kadınların gerçekten güzel olduğunu düşünüyorum. Ama o kadınlar dahi saçlıyken daha güzel.

Uzun saçlı Sharon Kovacs:

Bir ara Ps öğreneceğim.